23 Mayıs 2014 Cuma

Ruh Bedene Şekil Verdi 21

Amber vazgeçilenin gösterdiği şeyler üzerine hayretini gizleyemiyordu. İhtiyar ve üçüncü hayattaydı. Vazgeçilen bir elini omzuna bir elini ise saçlarına dayamıştı. Cama dönüşen gözleri, bildiği her şeyi ona aktarıyordu.
Vazgeçilen, gözyaşı kadınlarının gözleri ile görüyordu, onlar ile hissediyordu. Evren kadar genişlemiş bilgisi vardı. Gözyaşlarının etrafındaki her şeyden haberi vardı. Amber ona aktarılan anılarda, gözyaşlarının ölümlerinin, vazgeçilenin ne kadar canını acıttığını da hissetmişti.
Vazgeçilen elinden geldiğince anılardan Amber’ın işine yarayanları seçiyordu. Bunların içerisinde geleceğe dair hiçbir şey yoktu. Rabi ile konuşmaları geldi gözünün önüne ve Amber merakla vazgeçilenden cevaplar istedi.
Annesi, Rabi’nin yeteneği ve eğitimi için getirmişti onu buraya. Kaderi ile tanışma vakti olduğunu düşünmüştü. Rabi burada sadece son bir eğitim görmüştü. Saklı büyüler ailesel olduğu için, beş yaşına kadar öğrenilmeli ve küçük çocuğun bedeni büyü ile bütünleşmeliydi. Annesi oğlunun kusursuz bir güce sahip olmasını istemişti ve bu yüzden kendi eğitimi ile yetinmeyip, bilginin doruğundaki kristale götürmüştü onu.
Demek ki Rabi, hafızası açılınca gücünü tam olarak kullanabilecekti. Bunun için en doğru zamanı nasıl bileceğini merak etti Amber. Sordu vazgeçilene:
 “Gelecek? Geleceği gördüm diyordu Rabi. Bu nasıl mümkün olabilir?”
Vazgeçilen cevaplamak için bir anı gösterdi. Saya’nın gizlice üflediği, algı tohumu mühür büyüsü… Algı tohumu, düşleri bile değiştiren bir büyüydü. Çok değerli ve zor bir büyüydü bu. Yapılması için bir kadim silahın ruhunu alırdı. Amber kimsenin böyle karşılığı olan büyüyü kullanacağını hiç düşünmemişti.
Vazgeçilen biraz duraksadı. Ayrıldı Amber’dan ve huzur dolu sesinde belirgin bir hüzünle konuştu..
“Bir göz daha açıldı.”
Amber neler olduğunu sorduğunda, ölmek üzere olan bir gözyaşından haber aldığını söyledi vazgeçilen. Can çekişen gözyaşının, Rabi’nin annesi olduğunu duyunca Amber ne yapması gerektiği hakkında düşünmeye başladı. Nehrin büyüsünden kurtulmuştu kadın ama korkunç acılar çekiyordu. Kalpleri son kez attığında vazgeçilen hemen hissetti ve engel olmak istedi.
"Saniyeler içinde yok olacaklar... Buna izin veremem."
Vazgeçilen iki elini kulaklarına götürdü ve küpelerini çıkarttı. Koruma halkaları içeren mühürlerle kaplı küpelerdi bunlar. Amber bu kadar güzel bir takı daha önce görüp görmediğinden bile emin değildi.
Saya ve Rabi hakkındaki her şeyi anlattı vazgeçilen... Saya'nın büyüsünün gücü yüzünden hep direnen ruhunun nehre hapsedildiğini anlattı. Direnişi karşısında, nehrin büyük iblisi ona ceza vermek istemişti. Nehrin iblisinin genç bedenini kadına geri verirken, ruhunu kontrol etmesi için bir iblis daha yerleştirdiğine kadar, her ayrıntıyı öğrendi Amber. Öğrendikçe daha da şaşırdı.
Kraliyetin en eski büyüsü gerçekten de efsanelerdeki gibi sıradan bir büyüyle yok edilemiyordu. Yok olmadığı takdirde de efendisini korumaya devam ediyordu. Büyü bedeni bir yere kadar koruyordu ve beden ancak doğal yollardan ölüyordu, büyü içeren bir saldırıda değil. Nehir de büyüyü yok edemeyince Bensurada ve nehrin yoğun gücünün etkisiyle dağıtmayı düşünmüştü. Büyünün kırma özelliği baskın gelince sahibin bedenini parçalayacaktı. Bu zekice plan bile kusursuz değildi.
Çünkü iblis Saya'nın bedeninden çıktığında Saya tekrar bir gözyaşı olmuştu. Vazgeçilen de daha o anda Saya'yı hissetmişti. Başından neler geçtiğini en ince ayrıntısına kadar öğrenmişti. Vazgeçilen durumu anlayınca onları korumak için tek bir şansı olduğunu biliyordu.
Amber’dan aktarma büyüsünü kullanmak için yardım istedi. Rabi ile aralarında taze bir bağ vardı, bu da saf umut aktarmayı mümkün kılacaktı.
Vazgeçilenin saf umuttan küpeleri Rabi ve Saya'nın kulaklarına yerleşti. Bu küpeler arındırılmış büyüye sahip olduklarından o ikilinin başında bekleyen iblis durumun farkında değildi. O kadar saf bir şeyi iblislerin gözleri göremezdi. Rabi ve Saya, hiçbir hayat belirtisi göstermiyorlardı.
Vazgeçilenin küpeleri Saya ve Rabi'nin kulağında kıvrım kıvrım dolandı ve ruhlarına tutundu. İblisin görmediği bir şekilde ruhlarını içine hapsetti ve korudu. Dıştan bakan biri için sadece ceset kalmışlardı. Saf umut bile olsa bir süre dayanırdı.
Amber, Zess’in Rabi'yi kontrol etmek için yanına gideceğini duymuştu. Güçlü durması gerekiyordu ama şimdiden bir rütbelisini kaybetmiş olabilirdi. Küpeler iblisin fark etmesini önlerdi ama yine de onları uzun süre hayatta tutamazdı.
Neden üzülüp, perişan olacaktı? Rabi olsa da olmasa da elinden geleni yapacaktı. Kim onu yolundan alıkoyabilirdi ki? Meydan okuyordu. İnatla ve boyun eğmeden, her seferinde yaptığı gibi gözlerini hedefine tüm kararlılığıyla dikti. Amber hep böyleydi, ruhu azimle taşmak için mağlubiyetlerden bile bir sebep bulurdu. Ne kadar yerin dibine batarsa o kadar güçlü saldırırdı.
Zess'e güveniyordu. Bir yolunu bulacaktı. Zaman hızla akıp kaybolurken, Saya ve Rabi'nin ruhu yavaşça yeryüzünden siliniyordu. Amber endişelerini bir kenara atarak kendini bütün bir ayı kaplayacak ağır eğitimine hazırladı. Düşüncesi bile ürkütüyordu.
Vazgeçilenin saklı ormanı ilginç bariyerlerle çevrilmişti. Sunak nehrinin hissetmesi bu bariyerler nedeniyle imkansız haldeydi. Göründüğünden daha büyüktü ve sanki giderek büyüyordu. Eğitimi için mükemmel bir alandı. Vazgeçilenden ve daha öncesinde eski rütbeliden eğitim alacaktı. En son ise azizlerin ona ekleyeceği güçler olacaktı. Amber yetersiz olduğunu kabul ediyordu ancak kendisine tüm ruhuyla güveniyordu.
***
İhtiyarın suratı asıktı. Zess, ihtiyara sorgulayan gözlerle bakıyordu. İhtiyarsa ona aynı bakışla cevap veriyordu. Çünkü Zess onu nasıl bulduğuna dair hiçbir şey söylememişti. En son pes eden ihtiyar oldu. Rabi hakkında aldığı haberi iletmek üzere ağzını açtı.
 “Bir daha büyü kullanamayacak. Yaşayacağı bile şüpheliymiş. Birinci ulaştığında başlarında bir iblis bulmuş ve ilk başta ceset olduklarını düşünmüş. İblisi yok ettikten sonra onları gömmek için en yakın direnişçi mezarlığına taşıdığında ikisinin de hareket ettiğini fark etmiş.”
İhtiyar Zess’i inceledi. Dişlerini alt dudağına geçirmiş, gergin bir surata bürünmüş torununa, esprili bir tavırla sordu.
“Ağlamıyorsun değil mi? Benim öldüğümü sandığın zaman bile ağlamamıştın.”
 “Hayır, ağlamamıştım ve ağlamıyorum, daha dikkatli bakmalısın ihtiyar! En azından hayatta... Ama anlamıyorum, Rabi’nin ne kadar yakınına gidersem gideyim daire çiziyordum. Birinci usta onu nasıl bulmuş? Hem nasıl olur da sen, birinci ve üçüncü usta o narin bir yerlerini kaldırıp da bizzat aramaya giriştiniz?”
 “Soruları sırayla sormayı denesen? Siz gençler fazla sabırsızsınız! Biliyorsun ki en narin yerim kalbim. Kırıcı oluyorsun.”
İhtiyarın güldürmeyen konuşmasını, Zess boş gözlerle cevapladı. İhtiyar esnedi ve sanki hayatındaki her şey yolundaymış gibi, konuşmaya sahte bir neşeyle devam etti.
 “Sizden, Amber’ın vazgeçilen ile konuşacağından ve rütbeli seçiminden… Bunları başından beri takip ediyorduk ve sadece efsanelerin haberdar olması için elimizden geleni yaptık. Başından beri bir sır gibi tutuldu tüm bilgiler. Saraya yardım çağrısında bulunduğunda bunun öneminin farkındaydık.”
İhtiyar iki elini kavuşturdu. Bir elinin başparmağı ile diğer elinin başparmağını birbiri üzerinde çevirdi. Bu hareketin bir anlamı yoktu ama Zess’in dikkatini çekmiş, ilgiyle izliyordu.
“Rabi söylediğin yerden biraz uzakta, nehrin dalının yanındaymış. Olduğu yerin altında nehrin suyu kurumuş. Kraliçenin askeri büyüsü ne kadar güçlüyse artık, nehrin en güçlü anında bir dalını kurutmuş. O şekilde takip ederek bulmuş. Neyse ki birinci suya hükmedebiliyor, Bensura’da ıslanmadan onları çıkartabilmiş.”
Zess tuttuğu nefesi rahatlayarak vermişti. Yaşayacaktı, güçlenmese bile hayatta olması ona yeterdi. Yaşayacağından emindi, kolay kolay ölecek bir tip değildi Rabi. Yerdibi sarayında tedavisiyle, belki uzun sürse bile iyi olacağından emindi. Ancak Saya için aynı şeyleri söyleyemiyordu. Çünkü içine iblis giren bir kadını Yerdibi Sarayında sağ bırakıp bırakmayacakları şüpheliydi.
İhtiyar ne derse desin içini kemiren bir mutsuzluk vardı. İhtiyar onun karamsarlığını dağıtmanın en iyi yolunun, canı çıkana kadar çalıştırmaktan geçtiğine kanaat getirmiş olsa ki şöyle seslendi.
 “Eğitimine başlayalım mı?”
Zess bir anlığına geçmişini hatırlarken, iki elini “dur” anlamında tuttu ve konuştu.
“Yeni bir büyü olmasın. Çocukken senin deney tahtandım, şimdi olmaz.”
“Usta diye başkasını bulsaydın sen de o zaman. Narin bir yerlerini kaldırmaktan mı çekiniyorsun?”
Usta omuz silkerek ilerlerken Zess yaklaşık bir on yaş kadar küçülmüş hissediyordu. Oflayarak elde edeceği bir şey olmasa da sızlanmaya devam etti. İçinde onu görmenin sevinci ile Rabi’nin sunak nehrine karşı aldığı yenilgiden kaynaklanan üzüntü arasında gidip geliyordu. Ama umut kalbinin kenarlarından ayrılmak nedir bilmiyordu.
İhtiyar işleri Amber ve Zess için kolaylaştırmak adına bir şey daha yapmıştı. Rütbelileri tek tek bulmalarındansa ayaklarına getirmeyi düşünmüştü. Muhtemelen Zess ve Amber buna da karşı çıkacaktı ama ihtiyar onlara sormayı düşünmemişti. “Hem onlar kimmiş? Yaşları ancak yarım insan eder.” Kendi kendine bunlara benzer şeyleri mırıldanıp gülümsüyorken Zess’e yakalanıyordu.
***
Anjaya her zamanki gibi rahat bulduğu pantolonlarından birinin üstüne gömlek geçirmiş, iki elini de ceplerine tıkıştırmış, kızın saçlarından gelen hoş kokuyu belli etmemeye çalışarak ciğerlerine çekiyordu. Biraz yanına gelmesi için onu çağırmıştı. Kız ise Anjaya’yı baştan ayağa süzmüş, tehlikeli olmayacağına karar vererek yanına gelmişti.
Beyaz tenli, geniş omuzlu ve kıvırcık siyah saçlara sahip olan Anjaya’nın yüzündeki tek kusur, burnunun ucunun içe doğru hafif kıvrık olmasıydı. Düzgün inen burnun bir anda içe doğru bükülmüş olmasına Nita tek kaşı havada bakakalmıştı. Çok dikkat çeken bir sorun yoktu ama Nita burun ve çenesi düzgün olmayan erkekleri, isterlerse mükemmel olsunlar pek de çekici bulmazdı.
Anjaya bir taraftan yürürken, kızın kendisini bu kadar garipseyerek incelemesine şaşırmış halde konuşmayı açmaya karar verdi.
 “Nita Pholl, bu ismi çok duyuyorum nedense.”
“Ve sen de?” Nita bunu söylerken bile Anjaya’nın boynunda adem elmasının hemen sağındaki bene odaklanmıştı. Bu Anjaya’nın gözlerini devirerek konuşmasına neden olmuştu.
“Adım Anjaya Iyruk. Yakın arkadaşlarım Anj derler.”
“Nerelisin sen? İlk defa böyle bir soy ismi duyuyorum.” Nita bunu söylerken Anj ismini mırıldanıp gülmüştü de. Anjaya ise kıza bir kez daha anlam vermeyen gözlerle bakarak konuştu.
 “Bir çiftçi kızının bilmemesi çok normal… Iyruk ailesi, aklına gelen en batıdaki şehirde, eski ve soylu bir ailedir. ”
Nita sesini kısarak, belki de içinden konuşmadığını unutarak söylendi.
“En batıda ne vardı ki? Şu ayıcıkların olduğu yerdi sanki orası…”
Ayıcıklar, Tam bana hep ayıcıkları batıdan aldığını söylerdi. Batı, en batı… Saniyeler içinde Nita’nın gözleri irileşmiş ve içindeki çocukluk duyguları gün yüzüne çıkmıştı. Tatlı, renkli ayıcıklar… Yumaşacık ve tüy yumağı…
Anjaya göğsünün hizasındaki kıza eğilerek ki kız hiç de kısa değildi, merakla sordu:
“Ayıcıklar?”
Nita düşlerinden uyandırılınca, elektrik çarpmış gibi fırladı ve yürüme hızını arttırdı. Nita’nın küçüklüğünden beri ayıcıklara karşı koyamadığı bir gerçekti. İkinci zaafı da göz bandıydı ki Rabi’yi Nita’nın hedefi haline getiren durum da tam olarak buydu.
Nita hayatı kendi istediği gibi yorumlayanlardandı. Güzel- çirkin, iyi-kötü, düşüncesi şöyle ya da böyle… Nita bu sınırlardan hiçbirini düşünen biri değildi. Onun kendi sınırları vardı ancak bu sınırlardan hiçbiri yargı içermezdi. Yargılama konusunda başarısız oluşu etrafında garip insanları birikmesine neden olurken, tuhaf huyları ve zehirli sayılacak kadar fazla yemek yapması ve yedirmesi bu biriken insanları uzakta tutuyordu. Bu tuhaf huylardan biri de ilk kez tanıştığı insanı ayak tırnağına kadar çekinmeksizin inceliyor oluşuydu.
Anjaya kızın yüzüne biraz daha dikkatle baktı. Alnı kısa, yüzü topluydu. Daha baktığı anda dikkatini çeken uzun kirpiklerle çevrili gözleri iri olsa da burnu küçücüktü. Kulaklarının arkasında biten saçları düzdü ve aralarda renkli şeritlere sarılmış örgüleri vardı. Örgülerin her birindeki şeritlerdeki yazıyı, keskin gözleri ayırt etmişti. Üzerinde beyaz bir hırka vardı ve korseli gece mavisi elbisesiyle oldukça hoş görünüyordu.
Anjaya kızın saçlarındaki mühürlere tekrar bakarak, istemsizce mırıldandı. Bu kız bir çiftçi kızı öyle mi? Mühür şeritlere sahip bir çiftçi kızı? Külahıma anlat onu sen!
 “Anj, bu kadar uzakta ne arıyorsun?”
“Sizinle tanışma-”
“Kibarlığa gerek yok. Tanıştıysak, yürüyüşü sonlandırabiliriz o halde.”
“Bir büyücü böyle mi tanışır?”
Anjaya bunu söyler söylemez Nita rüzgarı sağına alarak onu ve kendisini meydandan olabilecek en uzak yere fırlattı. Anjaya’nın niyeti neydi bilmiyordu ama bir direnişçi bir başkasıyla bu şekilde buluşmazdı. Daha gelmeden önce mühür taşı aracılığı ile sinyal verirdi.
Kahinin av köpeklerinden birisi olmalıydı Anjaya. Nita bu düşünceyle onu köyden uzaktaki ormana kadar götürmüştü. Kimsenin ruhu bile duymadan onu yenmeliydi ve göründüğü kadarıyla Anjaya’nın istediği de kendisiyle ciddi bir kavgaydı.
Daha büyü sınıfını bile bilmediği birine karşı savaşacak olmak Nita’nın hiç de hoşuna gitmiyordu. Eski ailelerden olduğunu söylediğine göre Anjaya, saklı büyü kullanıyor olabilirdi. Üzerinde büyü taşı, mühür veya fırça görmemişti.
Nita bir an için durdu. Saklı büyülerle karşılaşacak olmanın verdiği heyecanla, Anjaya’nın anlam veremediği bir şekilde mutluluk sesleri çıkardı. Bir kahkaha ya da nara değildi. Her ikisinin ortası bir tepkiydi. Anjaya bu kızın akli dengesini daha fazla sorgulamayı bir kenara bırakıp yavaşça ona doğru yürüdü. Etrafındaki aura giderek güçlendi.
Bakışları kesiştiği anda rüzgâr her ikisinin etrafında dolandı ve etraflarında bir daire halinde toprağa ve ağaçlara kesikler attı. Kullanmaya hazırlandıkları büyü güçleri birbirini yalayıp geçmişti.
Anjaya nasıl başlaması konusunda kararsızdı. Çıplak elle saldırmaya karar vermişti. Ne de olsa bu kız daha kavganın başında kadim silah kullanacak değildi ya.
Nita ise başka düşünüyordu. Düşman olduğunu algılamıştı ve onu en hızlı şekilde yok etmeye karar kılmıştı. Hırkasını yere attı. Elbisesinin kolu dirseğinin üzerinde bitiyordu. Kolunu dik bir şekilde tuttu ve dirseğin dış yüzünden eline kadar olan etinde dört ayrı yassı ve sivri ok ucu belirdi.
Okların başları birer el uzunluğu kadar dışarıya çıktı. Okların deride başladığı yerden kızın boynuna kadar uçuk mavi bir ışık şeridi salındı. Kolundaki plak oluşturan oklar, oldukça keskin görünüyordu. Nita ona doğru hücuma geçmekte beklemedi. Anjaya ok uçlarından gelen darbeyi iki elinin arasında tutarak karşıladı. Yana doğru kıvırmasıyla Nita takla atarak geriye düştü. Ancak daha geriye doğru savrulurken, kızın kolundaki oklar ona doğru fırladı.
Anjaya oklardan kaçmasının imkansızlığını anlayınca aklına gelen ilk büyüyü kullandı. Yatsıtma büyüsünü…
Nita bu büyüyü görünce aklına Lodslar ve Droular geldi. Yansıtma ve çoğaltma, onların büyülerindendi. Anjaya’nın düşman olduğundan artık zerre şüphe etmiyordu. Ya sunak nehrinin ya da Lodsların kölesiydi, Nita için her ikisi de birdi. Yansıyan oklar saplandığında Nita’nın bedeni sanki suymuş gibi üzerinde kayarak koluna yerleşti. Deride veya kıyafette tek bir çizik bile yoktu.
Anjaya güzelce gizlediği mühür kâğıtlarını ortaya çıkartmıştı. Saklı büyüyü hemen kullanmak istemese de bu kızın ataklarına karşı çıplak elle karşılık verdiği her seferinde savruluyor ve yerinde geniş boşluklar bırakıyordu.
Element bedenlemeyi kusursuz bir şekilde yapabiliyordu. Bedeninde sadece kollarını buza çevirdi. Keskinliğini o kadar arttırdı ki kızın kemiklerini tek bir dokunuşta un ufak edeceğinden emindi.
Anjaya atağa geçti ve hızlandı. Nita ise Anjaya’nın beklediği şeyin tam tersini yaptı. Anjaya ona doğru hızlanırken, Nita savunmaya geçeceğine neredeyse yere değecek kadar alçalarak Anjaya’ya doğru koşmaya başladı.
Nita gözden kaybolacak bir hıza ulaştı. Anjaya’nın iki yana açılan kolları arasına girerek, sol kolundaki okun uçlarını Anjaya’nın suratı ile buluşturdu. Anjaya geriye çekilmeye çalışsa da biraz geç olmuştu. Kafasını geriye doğru itmesine kendi hızı engel olmuştu. Suratı kana bulanmıştı. Nita ise her iki kolunda birer sıyrıkla kurtulmayı başarmış, büyükçe görünen bir ağaca yaslanmıştı.
Nita sıyrılır sıyrılmaz kafasının üzerine gelecek bir darbeyi beklemese de refleksleri sağlamdı. Ufak bir mesafe farkla kafasının üzerine gelecek olan darbe, ağacı ikiye yarmıştı. Kafasına geldiğinde olacakları düşünen Nita tek gözünü kıstı ve bir ıslık çaldı.
Yaklaşık yarım saat içerisinde olan tek şey ağaçları yıkan ve etrafta parçalanmadık kaya, kökünden fırlatılmamış ağaç bırakmayan karşılıklı darbelerdi. Her ikisi de bir darbeden kaçtığı anda karşılık veriyorlardı. Ancak ne Nita kadim silahını tam kapasite kullanmıştı ne de Anjaya sakli büyü kullanıyordu. Bunun görünen sonucu her ikisinin de yara bere içinde kalması ve ormanlık alanda bir boşluk oluşmasıydı.
Nita seri ok atmaya başladığında Anjaya yeterince uzaktaydı ve önüne topraktan bir set çekti. Oklar toprağı dağıtmış olsa da etrafı toz sarmıştı. Nita’nın toz nedeniyle görüşü sıfırlanmıştı. Kulakları çarpışmadan ötürü uğulduyordu. Yukarıya sıçrayarak yüksek bir dala tutunmayı düşündü, bu sayede tozlar inene kadar durmaya karar verdi.
Anjaya ise topraktan bir kol ile ayaklarından yakaladı. Toprak kızın belinde yükseldi, kollarını yakaladı. Hareket etmesini engelledi. İstediği ağaca gelişigüzel savurmaya başladı.
Nita ise bu hamlenin karşısında eli kolu bağlı bekleyecek değildi. Bedeninde yer değiştiren oku, saçındaki şeritlerden birinin düşmesini sağladı. Düşen şerit, toprak kola değdiği anda kolu un ufak etti. Anjaya geriye doğru fırladı ve üç dört kez çarparak ancak hızı düştü ve durdu. Nita ise toprak kol ile fazla yorulmuştu ve yere çakıldı.
Anjaya kemiklerini çıtırdatarak kalkarken Nita kafasını kollarıyla korur şekilde geriye kaçtı.
Nita oklardan ikisini çıkartırken diğerlerini derisinde gömdü. Oklar çıkarken uzadı ve tam çıktıklarında iki başlı mızraklara dönüştü. Mızrakları çevirerek saldırırken, Anjaya da altındaki toprağı ayağından çekiyordu. Nita hangi ara bu çocuğun mühürlere dokunduğunu göremiyordu bile.
Her ikisi de karşılıklı olarak durdu. Bir şey gene elde edememişlerdi. Güçleri neden birbirine bu kadar denkti? Sürekli konuşup birbirlerini eleştirseler de yenen ya da kaybeden kimse yoktu. İt dalaşına dönüşmüş kavgaları sadece etraflarını mahvediyordu. Her ikisi de aralarında mesafe bırakacak şekilde geri çekildi.
Toprak üzerinde kıvılcımlar gezinmeye başlamıştı. Nita ise kadim silahının üstün güçlerini kullanmaya hazırlanıyordu. Önce kolundaki oklar içeriye girdi. Sonra aydınlık bir şerit kolunda belirdi. Uzun bir ışık kolundan çıktı ve hemen ardına yayı görünür oldu. Kollarında yine uçuk mavi şeritler vardı. Işıkla beraber iki metreye yakın bir ok belirmiş ve Anjaya’ya nişan almıştı.
Anjaya ve Nita kan ter içerisindeyken ve her ikisi de güçlü silahlarına geçmişken, Anjaya bir anda bir tıkırtı duydu. Son gücüyle Nita’ya önce direnişçi sembolünü gösterdi. Bu Nita’nın gardını düşürmesini sağladı. Sonra da onu kucağına alarak bir çalılığın içine soktu. Çalılıktayken Nita’nın ağzını eliyle tutup konuşmasını engelledi. Nita da sesleri duymuştu. Kafasını sallayarak anladığını ifade etmeye çalıştı. Anjaya’nın dikkatiyse kızın saçlarından gelen güzel kokudan bir türlü ayrılamıyordu.
Çok geçmeden dört kişi alana gelmişti. Bronz bir kıyafete sahip kaslı ve iri yarı bir adam gruptan ilk konuşan oldu.
“Dediğim gibi ses buradan geliyordu. Ciddi bir çarpışma olmuş gibi.”
Oldukça miskin duran bir tipse ağzını bıçakla aralıyorlarmış gibi konuştu.
 “İkisinin de et kafalı olduğundan bana bahsetmeliydiniz. Tamam, Nita tam bir kaçıktır ama Anjaya? O soylu değil miydi?”
 “Neyse ne işte, saray bizi acilen çağırıyor ve ikisinden de haber alınamamış.”
Esmer olan bunu söyler söylemez kanatlanmış gibi hızlandı. Miskin tipse konuşmaya devam etti.
“Sırf sakin bir hayat istediğim için baş öğrenci bile olmadım ve ne yapıyorum? Nita’yı bulmaya çalışıyorum. Nita diyorum!”
Nita, Anjaya’nın gevşeyen elinden kurtulunca oklarından birini uzakta hedeflediği bir noktaya gönderdi. Ok kuşların havalanmasıyla ciddi ölçüde bir ses yaratınca gelen grup sesin olduğu yöne doğru uçarcasına yöneldiler.
 “Onları tanıyor musun?”
 “İkisini evet. Esmer sessiz olan Sreren ve Bronz çam yarması Zi’yi tanıyorum. Sen?”
“Sürekli söylenen Jamahe ve yanındaki şalı olan kız Faye... Kıyafetlerimizi temizleyip onlara ulaşırız.”          
“Sarayın bizi neden aradığını bile bilmiyorsun, emin misin?”
“Bırak arasınlar, iki direnişçinin savaşması karşısında saray ne ceza veriyor bilmiyor musun?”
Anjaya yaraları üzerine bastırdı. Sonra acıyla suratını buruşturarak Nita’yı yanıtladı.
 “Saray bize ceza vermeyecektir. Rütbeli adayıyız. Sen, ben ve o dördü…”
Nita boş gözlerle bakınca Anjaya yavaş yavaş açıkladı. Yerdibi sarayından haber geldiğini, bir varis olduğunu ve onların rütbeli olabileceğini teker teker anlattı. Nita merakla elini ısırırken sordu.
 “Bir varis adayından haberim yoktu.”
 “Gizli tutuluyormuş ama var.”
Nita gizli tutulan bir varis olduğunu duyar duymaz aklına gelen ilk şeyi mırıldandı “Abla…” Anjaya’nın ve onun aklında aynı kişi vardı. Sarayda dikkatini çeken büyücüler içinde nedense sadece bir kişiye varis hakkını yakıştırmıştı.
 “Madem direnişçisin neden saldırdın?”
“Bir rütbeli adayının ne kadar güçlü olduğunu merak ettim ve yanlış anlama, haberi olmayan bir tek sen vardın. Yani kim haberleşmek için kullanılan mühür taşını dolabına kilitler ki?”
 “Çok ses çıkartıyordu ben de… Sen odama mı girdin?”

30 Nisan 2014 Çarşamba

Ruh Bedene Şekil Verdi 20

Bölüm 20

Kahin sunak nehrinin büyük tapınağında sesi yankı yapan sesine aldırmadan bağırıyordu. O ve iblis tamamen ruhların şarkısı eşliğinde, gecenin bir yarısı yalnızlardı. Kendilerinden başka kimse yoktu.

Tapınakta ağlayan büyücü heykelleri vardı. Vazgeçilen kadının arkasından yas tutan büyücüler, kendi ruhlarını nehrin almasına izin vermişlerdi.

Ruhlarını iblise vererek kendilerini cezalandıran büyücülerin ölümünden sonra, onları anlatan heykeller dikilmişti. Kiminin ağlayan yüzü seçiliyorken, kiminin yüzü ellerinin arasında gizliydi. Ağlayan heykeller bir noktayı merkez alarak daire oluşturur şekilde dizilmişti. Kahin kolunu heykellerden birine dayamıştı. Saygısızlık olduğunu umursamıyor gibiydi. İblise sorular soruyordu.

“Eranor’un iplerini gevşetmek mi? Bir muhafızı kaybettirecek nasıl bir sebep olabilir? Eranor, en güçlü muhafız şimdi direnişçilerin bir oyuncağı haline geldi.”

İblis güldü. Karanlıkta şekli seçilmiyordu. Derisi tüycüklerle kaplıymış hissi veren ağlardan oluşuyordu sanki. Kahin onun esas formunu ilk kez görüyordu. Bilinen bir biçimi yoktu, eşi benzeri görülmemiş bir canavardı. Kaburgalarla desteklenmiş kuyruğu, uzun boynu vardı. İstediği anda esir aldığı ruhlardan birinin bedenine de bürünebiliyordu. Daha kahkahası yankılanırken tıslayarak konuştu.

“Eranor’un geri dönüşü yakındır. Lodsların yeni bir saldırısını duyar gibiyim. O kadını yalnız bıraktığımız anda kanatlarına tekrar sarılacaktır. Onun karşısına çıkanlarla bizzat görüşmek istiyorum. Eranor’un benim büyümden sıyrılabilmiş olması, sana neyi anlatıyor?”

“Daha önce bahsi geçen şu Eranor’un hançerleri, aydınlığın ikizleriydi. Anlıyorum, bu beklemeyeceğim kadar iyi bir haber.”

Kahin saniyeler içerisinde duraklamasını sonlandırdı. Hançerlerin aktifleşmesinin Eranor’un kurtulmasına sebep olduğunu ve hançerlerin sadece varisin elinde kullanılabileceğini düşünerek devam etti.

“Demek ki söylentiler doğruymuş, gerçekten hançerlerce kabul edilmiş bir varis var.”

Kahin bunu söyler söylemez suratını memnun bir ifade kapladı. Merakla aradıkları varis kendini belli etmişti. İblisin sözlerine göre, hiçbiri rakip olacak kadar güçlü değildi. “İki rütbeliyi bile yok edememiş, sadece kandırabilmiş bir varisten bahsediyorum.” diyen iblisin pis sırıtışına kahin de eşlik etti.

“Ölmeleri işine gelmez miydi?”

“İçlerinden biriyle fazla ilgileniyordum. Eranor eline geçirdiği ruhu tamamen yok eder bu yüzden. Kendime katmak istediğim bir yetenekti. Şimdiyse durum tamamen değişti.”

İblis birkaç adım attı ve nehre yöneldi. Hemen sonra konuşmaya devam etti.

“Varisleri ne kadar yok edecek olursam olayım, vazgeçilen bir başka varis adayı bulmayı başarıyor. Bu durumun kökten çözülmesi için zaman geldi.”

Kahin, gölgeler arasında kaybolmakta olan iblise bakarak konuştu.

“Peki ama nasıl? Bulunamayan ve korunan, şeklinden bile bihaber olduğumuz ruhu nasıl bulacağız?”


*****



“Neyin doğru olduğunu biliyorsun. Bul beni! Nerede olduğumu biliyorsun.”

Rabi’nin gece gündüz aklında bu kelimeler devam ediyordu. Hanı sabahın ilk saatlerinde terk etti. Zess ne kadar kızarsa kızsın, göz bandını takma huyundan vazgeçmemişti.

Mavi çiçeklerle bezeli bir nehir kenarı… Sunak nehrinin batıdaki dallarından birini gördüğünü çözebilmişti. Oraya gitmekten çekiniyordu ve eğer rüyasındaki gibi yağmur yağacak olursa… Bensura’da ıslanma tehlikesi aklının bir köşesinde yer alıyordu. Kaderinde ne varsa görmek istiyordu.

Saya… Onu deliler gibi merak ediyordu. Yağmurla beraber, üzerindeki artık tamamlanmış olan hafıza bariyeri daha güçlenmişti. Bu onu garip bir ruh haline sokuyordu.

Bensura bu hafta günün son ışıkları gökyüzünden silinirken yağacaktı. Eğer gün batmadan oradan çıkabilirse… Rüyaları merak ediyordu. Neler olacağını merak ediyordu. Bu merak her saniye şiddetleniyordu. Üçü ayrıldığından beri rüyaları giderek şiddetlenmişti. Sabah ellerinin arasında bir kelebek bulduğunda çağrıldığını anlamıştı.

Yapması gereken şey saklı büyünün ustalarını bulmaktı ama rüyalarının daha sıklaşması onu boğuyordu. Bariyerleri tamamlandığı için rüyalardan korkmaması gerekirdi ama nedense korku içini kemiriyordu.

Saklı büyü ustaları yok denecek kadar azdı. Dahası güvenilir bir usta bulmak imkansızdı. Saklı büyüler beş yaşına kadar ailelerde öğretilirdi. Beş yaşından sonra saklı büyü öğrenmek zaten duyulmamış bir şeydi.

Rabi kendi büyü sınıfından son kişi olmadığını umsa da araştırmaları sonuçsuz kalıyordu. Kraliçenin askeri büyüsüne yakın olan, ölünün gözleri büyüsüne sahip olduğunu iddia eden birkaç büyücünün varlığını duymuştu.

Yanlarına vardığında ise sadece bir avuç sahtekar olduklarını görmüş, sinirlenmişti. Birkaç ufak kaza olmuştu ki, bu sadece Rabi’ye göre ufak kazalardı çünkü adamların evlerini başlarına yıkmıştı, Rabi bunu yaparken kendini tamamen haklı görüyordu. Çünkü yeterli olmadığı bariyer büyüsünü kullanarak bile onları yenebiliyordu.

Bir usta bulmaktan umudunu tamamen kestiğinde Amber ve Zess’e haber vermek neyse ki aklından çıkmamıştı. Zess bir aptallık yapmaması hakkında kesin konuşmuştu.

Saya’yı bulacaktı. Daha sonra mecburen Yerdibi Sarayına dönecekti. Sarayda kendine eğitim verebilecek çok güçlü bir usta vardı ancak sarayın en tuhaf ve en korkulan adamı olması nedeniyle Rabi ondan çekiniyordu. Sarayda Zess ve kendisinin çocukluktan beri çıkarttıkları karışıklıklarda en kötü tepkiyi veren o usta olmuştu.

Saklı büyünün efsanevi ustası kel ve çatık kaşlı biriydi. Daha küçüklüklerinde o parıldayan kafa ile dalga geçerken yakalandıkları bir başka zaman da ağlayana kadar ceza vermişti. İhtiyarın çocukken korkmaları için sürekli andığı isim de aynı ustaya aitti. Rabi’nin görmek istediği son kişiydi.

Kendisine güveniyordu ve başını tehlikeye sokmayacağına kendi kendine söz verdi. Nehrin bulunduğu yere oldukça yakın bir dalı vardı. Adımları onu istemsizce götürüyordu. Kaldığı handan çıkarken bulabildiği en iyi atı satın aldı.

Kraliçenin askeri büyüsünde sahip olduğu at aklına gelince istemeden kıyaslama yaptı. O büyünün atı gibi muhteşem bir yaratık olamazdı ama altındaki de idare ederdi.

Kendi büyüsüne yabancıydı, o büyü ile birlikte bambaşka duygular hissediyordu. Yediği her etin tadını alıyordu ve bu normale döndüğünde anımsayarak, midesinin bulanmasına neden oluyordu.

Isırışı, parçalayışı, kanın tadı ve kokusu yoğun bir dalga halinde bilincinde uçuşuyor, bir canavarın et arzusunu korkusuzca hissediyordu. Bu aç olmakla aynı şey değildi, keyif için öldürmekti. Bir canın elleri arasında yok oluşunu izlemekti. Son anına eşlik ederek, yok etmeyi en doğal hakkı olarak görmekti. Kendinden tiksiniyordu, aynı zamanda arzuyu kontrol etmeyi bıraktığı anda daha da güçleneceğini fark ediyordu.

Gideceği yer ona çok yakın sayılmazdı. Bir günü at sırtında geceyi ise bir başka handa geçirdi. Ertesi sabah yanına yeterince erzak aldığından emin olduktan sonra ilk ışıklarla beraber tekrar yola çıktı.

Yolda etrafındaki insanlara her baktığında içlerindeki endişeyi görebiliyordu. Birkaç amatör büyücünün Bensura ile güçlenen büyülerinden ötürü saçma kavgalara girişmesini keyifle izlemekten kendini alamamıştı.

Nehrin dalına yeterince yaklaştığında öğlen saatleriydi. Etrafında uçuşan kelebekler, ona yakın olduğunu söylüyordu. Çok geçmeden etrafında kelebekler ile kız göründü.

Saya salınarak ilerledi ona doğru. Gözleri hafif nemliydi, elbisesi beyazdı, gün ışığı cildinde dans ederek ilerliyordu. Rabi’nin kanı dondu. Tanıdıklık hissi ve bu karmaşa… Anıları tamamen kapanmış olması gerekirken sarsılan bariyeri hissediyordu. Düşünceleri hızla akıyordu zihninde ve Saya sadece onu kendine doğru çağırıyordu. Rabi sanki yapabileceği hiçbir şey yokmuş gibi itaat etti. Köle gibi efendisinin izinde yürüyordu.

Rabi ilerledikçe her şeyi unutturan bambaşka bir büyünün tadını almaya başladı. Yoğun bir enerji nehrin etrafını yalıyordu. Nehrin etrafı rengarenkti, tıpkı Bensura gibi ışıl ışıldı. Bir ateş gibi nehrin etrafında hareket eden hava ve ışıklar gözlerine oyun oynuyordu. Nehirden uzak durmak istese de gözlerini ayıramıyordu.

Kürek kemikleri dinlenmeksizin devam ettiği yolculuğun acısını ona hissettirirken adımları Saya’nın davet eden ellerini takip etti. Kız koşarak ilerledi. Rabi ise onun kadar hızlı gidemiyordu.

Düşünceleri nehrin ışıklarında kaybetti önemini… Ruhların şarkısı etrafını sarıyordu. Ruhların matemi karşısında kendi üzüntüleri önemini kaybetti. Kendi değeri kayboldu. O yoktu artık… Nefes alan herhangi bir şey vardı. Belki bütünleşmişti, belki siliniyordu…

Saya nehrin mavi çiçeklerinin en güzel olduğu yerde sırtını ağaca dayamış bir şekilde duruyordu. Ağaç dallarını nehrin içine doğru eğmişti. Mevsime inat etrafı ilginç çiçekler ile doluydu. Nehrin sularında ruhların matemi duyuluyordu.

Saya biçimli dudaklarını kıpırdattı.

“Son güneş doğmadan… Bu sözün anlamını biliyor musun? Verdiğin sözü hatırlıyor musun?”

Rabi konuşamıyordu. Sarhoş olmuş gibi sendeleyerek yanına ulaştı. Ağaca tutunurken başını Saya’nın omzuna dayadı. Nefes alış verişi hızlanmıştı. Büyü kırabileceğinden çok fazlaydı ama bedeni ona inatla büyüyü yok etmeye çalışıyor, adeta sunak nehrinin bu dalının lanetli havasıyla savaşıyordu.

“Korkma… Gel. Ben senin yaşamaya başladığında ilk tanıştığın kişiyim, bana güvenmeyecek misin?”

Saya’nın sesi yumuşak, şefkatliydi. Genç kadın yere oturdu, Rabi de yanına. Eliyle saçlarını okşuyordu.

“Sana anlatabilirim, son güneşi… Her yeni doğuşta kahrolanı… Benim öykülerimi dinlemeyi severdin, hatırlıyor musun?”

Rabi nefes alıp verdiğinden emin değildi. Kim olduğunu dahi unutacak bir hale bürünmüştü, Saya’nın ne dediğinden haberi yoktu. Sadece dinliyordu. Zaman kavramı yavaşça siliniyordu.

“Zavallı çocuk… Sana çok yüklenmediler mi? Anılarını dahi kendi kontrollerine aldılar, kimliğini yok ettiler… Kim olduğunu duymak ister misin? Beni hatırlıyor musun?”

Rabi kafasını salladı, seni tanımıyorum, diye kıpırdadı dudakları. Bir fısıltı çıktı dudaklarından o da hafif esen rüzgarda dağıldı gitti. Rabi kendisini hiç bu kadar yorgun hissetmemişti. Saya konuştu tekrar…

“Hatırlayacaksın Rabi… Ben bir muhafızdım eskiden.”

Saya ellerini ceketinin altındaki sert karın kaslarında gezdirdi ve yukarı çıktı. Kalbinde durakladı. Nabzını dinledi ve bedenini onun bedeninde yukarıya çekti. Rabi’nin büyüsü artık sınıra dayanmıştı. Bedeni ve Kraliçenin askeri büyüsü, buradaki karanlık büyüye tümüyle karşı koyduğu için parçalanıyordu. Patlayan parmakları, dağılan ve deride morluklar yaratan minik damarlar...

Parça parça ölüyordu. Nefes alışı düzensizdi, kesik kesik ve hızlıydı. Uyuşmuş hissediyordu düşüncelerini bile duyamıyordu. Rabi uyuşmuş hissediyordu. Rabi’nin yüzü parçalanırken kanlı yanağını okşuyordu Saya.

“Ben muhafız olmak için nehre girmeden, seçilmeden önce etrafımda koruma amaçlı binlerce bariyer vardı. Seninse yok... Ama daha önce buraya hiç gelmediğin için bilemezdin. Hiçbir direnişçi bilemezdi. Zavallı Rabi... Zavallı geçmişi olmayan Enat a’Veir... Kendi ismini tanıdın mı?”

Tüm bedeni et yığını haline dönüşüyor, etler parçalanıyordu. Uyuşukluk hissi yerine korkunç acılar uyandı. Saya patlayan parmaklarını öptü.

Saya dudaklarının yanına bir öpücük daha bırakırken bunun, son anları olduğunu biliyordu. Gözlerini yumarak bu acının kısa sürmesini diledi. Çıldırtacak seviyeye yükseldiğinde bayılmak üzereydi.

“Çok açım. Günahlarınla beslenmeme izin ver”

Sessiz bir çığlık gibiydi duyduğu. Karanlık hafifçe dağılıyordu. Güneş ilk ışıklarıyla birleşen ellerini aydınlatmıştı. Rabi göğsündeki sancıyı hissetti. Boğazındaki, göğsündeki elleri hissetti. Kendi kanının tadını aldı. Usulca üzerine düşen yaprakları hissetti.

Kadına seslendi Rabi, ”Saya, seni seviyorum”. Ne dediğini, neden dediğini bilmiyordu. Bir rüyayı yeniden yaşıyordu. Kadın ise adını fısıldadı güçlükle, “İzin ver” dedi. Kadının dudakları, dudaklarına dokundu. Rabi onun kanını tattı, veda öpücüğünden. Sonra kadın sağ elini yavaşça çekti, sol gözüne daldıracak ve Rabi için her şeyi sonlandıracaktı.

Rabi’nin üzerinden siyah sisler yükseliyordu. Et, kan ve siyah dumanlar…

Saya’nın içindeki kraliçenin askeri büyüsü uyanmış, ona ve sunak nehrinin üzerindeki tüm büyüye isyan etmeye başlıyordu. Kendi bedenini parçalamaya çalışıyordu. Saya korkuyla baktı kendi bedenine. İblisin ele geçirdiği bedende, böylesi güçlü bir karşı koyuş görülmemişti. Tek başına bir anne delirmişçesine nehrin en güçlü büyülerine karşı koyuyor, oğlu için çırpınıyordu.

İçindeki nehre köle olmuş ruh çılgına dönmüştü, yas tutuyor dövünüyordu. Saya a’Veir, güneş kahin tarafından katledilen kadındı. Nehir tarafından, kahinin oğluna karşılık yeniden beden bulmuş, gerçek bilinci gömülü güzel iblisti. Bilinci oğlunu o halde görünce tekrar uyanmıştı.

İblis, kendi bedeninde hapsolan zavallı anneyi dinlemedi. Ellerini Rabi’nin dağılmış yüzünde gezdirerek biçimini değiştirişini izledi. Elleri sert bir cisim görüntüsüne büründü ve birden gözüne sapladı.

Çatırtı sesi duyuldu.

Rabi'den havaya kanlı parçalar saçıldı...

Her tarafta timsahlar belirdi ve cıvık kan seslerinde hepsi teker teker patladı. Nehrin suyuna Rabi’nin timsahlarının kanı karıştı. Sunak nehrinin dalına kan karışan kısmı tuhaf bir şekilde kurumaya başladı.

Saya kendisi de parçalanırken nehri izliyordu. Rabi’nin cesedine bakarak konuştu iblis. Etrafında çiseleyen Bensurayla dağılan kanı toprağa akıyordu.

“Algı tohumu büyüsü ile zehirlenmiştin güzel oğlum. Bense nehrin bir iblisine dönüşmüştüm."

Eliyle kendini gösteren Saya devam etti konuşmaya.

"Bu iblis, tohumu üfledi ve tüm rüyaların değişti, anıların ve kaderin de öyle… Kendi ayaklarınla ölümün için geldin. Son güneş ise seni öldürecek olan sabah güneşiydi. Kraliçenin askeri büyüsünün tarihten silinişini izleyecek olan son güneşti. Beni bulduğun ve cesedini sunduğun için minnettarım.”

İblis son sözleri ile Saya'nın bedeninden sıyrıldı. İblis çıkarken bedenden Saya'nın saçları beyaz rengine dönüştü. İblis, Rabi ve annesini ölüme terk etti. Tüm acıyı gece boyunca hissede hissede can çekişe çekişe yok olacaklardı. Uzun ve korkunç bir ölümden iblis tatmin olmuştu.


***

-Aynı anda Lods ülkesi merkez ilde, Cevher köşkü-
“Lods senatosu uzun zamandır korkuyor, güneş isimli kahinden… Bir kral değil ama bir soylu olduğu söylentisi var. Hiç kimse soyunu söyleyemiyor. Lods casusların öğrenemeyeceği bir şey olamaz! Bir yabancı, evet bir yabancı ve yıllardır zayıflayan halkına rağmen Lods ırkını korkutan lanet olası bir yabancı. Anla beni Gaib, o Eranor dedikleri kadının en zayıf anındayız. Daha fazla beklemek istemiyorum!”

Gaib genç senatörü daha fazla dinlemek istemese de bir danışman olarak mecburdu. Senatör genç ama çirkin bir adamdı. Ancak şaşırtıcı bir şekilde dikkatli konuşması, kendinden beklenmeyecek adımları ile hep önde oluyordu.

Gaib’in akıllıca tavsiyelerine uydukça dikkat çekmeye devam edeceği açıktı. Ancak ne yazık ki senatörün kendi başına karar verme hevesi vardı. Gaib dikkatli, cılız ve yaşlı bir danışmandı. Her daim yanında bulunmayı görevinden saydığı için, senatörün küçüklüğünden beri bebek bakıcısı olmuştu. Her zamanki kibar ve naif ses tonunda konuştu Gaib.

“Nehir ve yağmur eskisi gibi değil biliyorsunuz… İblis sunak nehirlerini zehirlediğinde yalnız onların değil, bizim kıymetli yağmurlarımız da lanetlendi. Drou’lar eskisi gibi değil.”

“Bilgiye ve aklına hakimsin Gaib ama unutuyorsun. Onlara hala hükmedebiliyoruz, nehir güçlendikçe bu elimizden alınıyor. Sonra ne olacak? Droular savunmamızın temelini oluştururken ne olacak? Senatonun onayı gecikir ama aldığın duyum gerçekse…”

“Gerçekliğinden şüpheniz olmasın… Eranor’un kanatları kırılmış ve nehre bağlılığı kaybolmuş. Ancak yine de o kadar asırlık bir yaşta ve her ne olursa olsun savaşı kaybetmeyecektir.”

”Büyü uykusu diyorsun, yani yaşla gelişen büyü yeteneği… Kaybedecek Gaib, kaybedecek! Ve halkımız tekrar o ihtişamlı günlerine geri dönecek!”

“Lodslar her zaman ihtişamlı olmuşlardır. Daha fazlasını istemeden önce akıllıca düşünüp karar vermek gerekir. Lütfen siz de biraz daha düşünün.”

27 Nisan 2014 Pazar

Porfiriya

Özet: Buram buram iç anadolu toprağından bir tıpçı, vampirle karşılaşırsa...
Mini parodi tadında saçmalık :)

One Shot

“Ben de dedim bu saate kadar demo ders mi konurmuş töbe töbe... O değil bir fizyocuları var görsen aklın gider yani. En kötü hocası bile iyi dersanenin... Tamam pahalı da ortalama yaparsam... Ya şimdi 60 da bu komite... Haklısın ya nörodan ben nasıl alabilirim o notu? Of ya... Hadi bir işe yarasa da anlasam... Yok, yok bizim okuldan doktor çıkarsa hayatta muayene olmam ben. Neyse annem ben taksi tutsam yarım saate oradayım. Hadi öpüyorum ben seni.”


Tus dershanesinden çıkmış, sakin adımlarla yürüyordu dönem 2 tıp öğrencisi. Etrafı saatin 22.20’yi göstermesine rağmen kalabalık sayılırdı. Bir an otobüs durağını görünce acaba diye düşündü, sonra keyfine ne kadar düşkün olduğu aklına geldi. Belediyeye binse eve kadar on üç dakika yürümesi gerekiyordu ve bu ona şimdiki haliyle çok görünüyordu. Yorulmuştu, ortalaması kritikti ve çalışması gerekiyordu, sabahın 10’undan beri ders dinlemek kafasını duman etmişti.


Yan taraftan hızlı bir cisim ara sokağa daldığında, orada bir ara sokağın varlığından haberdar bile değildi. Merakla kafasını çevirdi, dopamin reseptörlerinin ona oyun oynadığını varsayıyordu.


Kendi kendine mırıldandı. D4 ve bişiy daha 6 şizofrenide artıyordu sanki ya ondandır ondan. Bi dakika? Ben şizofren değilim ki lan? Ağır fizyoloji dersi beni bu hale mi getirdi yoksa?


İstemsizce bir iki adım atarak ara sokağa baktığında gölgeler içinde ekstra yakışıklı bir çocuğun bir kızın boynuna dişlerini batırdığını gördü. Yerde bir kız daha vardı ve canlı gibi görünmüyordu.


Oha o ne la? Hiçbir şey görmemiş gibi devam et... Geriye birkaç adım at ve görmemiş gibi taksi çevir giderken de polisi ararsın olur biter. Diyen iç sesine uyarak bir adım atmıştı ki az önceki yakışıklı onu çekerek duvara yaklaştırdı. Adamın dişleri uzundu ve tıslayarak sordu.


“Sen kim olduğunu sanıyorsun?”


“Asıl sen kim olduğunu sanıyorsun? Sırtımı ağrıttın, neyse evde krem vardı ondan sürerim artık.”


Dişlerini daha da çıkarttı adam.


“Sana neler yapacağımdan korkmuyor musun?”


“Üç gulfü bir elham okurum hiçbir şeycik yapamazsın.”


Vampir üç gulhünün anlamını çözmek için sorarcasına bakarken tıpçının gözleri tüm kanı çekilmiş kadınlara odaklanmıştı.


“Porfirya ya bu… Tabi ya biz gördük onu biyokimyadan, sizde bir şey eksikti ondan kan emiyordunuz, ama sen bi tuhafsın yani onların kıllı olması gerekir sende maşallah. Ağda mı yapıyorsun suratına?”


“Porfirya mı? Vampir diye bir şeyi de öğrettiler mi biyokimyadan?”


“Şehrin göbeğinde vampir mi olurmuş?”


Vampir gülmemek için kendini tutsa da dayanamadı ve kahkahayı bastı.


“Tarda vardı ben onu tarhana diye ezberlemiştim geçen sene. Ya hiçbir zaman iyi bir öğrenci olmadım. GAPHÜK diye ezberlediğim bir tablo daha vardı o neydi ki? Of of, bir de bunu nerede kullanacağım diye hocalara kızardım. Nereden bileyim etrafta manyakların olabileceğini?”


Tıpçı kız vampiri epey eğlendirmiş görünüyordu. Kız duaları okumaya başlamıştı şimdi de. İçinden şunları geçiriyordu. “Korktuğunu belli etme bi ayetel kürsü okusan gider bak!”


Okuyup vampirin üzerine üflediğinde vampir bir an geri çekilip bir şey var mı diye bakmıştı. Neler olduğunu çözememiş görünüyordu. Kız aralıksız konuşuyordu, içinden konuşmadığının farkında değildi. Aklına gelen her şeyi söylüyordu.


“O değil de benim bildiğim sadece ilk yardım ben napsam şimdi. Git bi bez mez getir napmış ya şuna bak! Hala duruyor ya?”


Gözlerini pörtletmişti kız.


“911i arasam diyeceğim, malum Amerikan dizisinde gibiyiz 112yi arasam ezik kaçar... “


“Biber gazı, biber gazı... Yöresel bir vampirse işe de yaramaz lan herkes adapte oldu biber gazı solumaya... Peh...”


Vampir gözlerine bakarak, “Hiçbir şey hatırlamayacaksın!” dediğinde kız da aynı anda “Âmin” dedi ve duanın gücü der gibi bir sırıttı. En sonunda dayanamayan vampir onu yedi.
Son

5 Nisan 2014 Cumartesi

Dredna 1



Dredna da sıradan bir gün... Dredna'yı gördünüz mü daha önce? Ah neler saçmalıyorum, gelmiş olsaydınız kesinlikle sizi asla unutmazdım.

Güneşli bir bahar, mevsimsel doğup ölen kentevizler, yeşil ve mavi yapraklı bahar perileri... Evet huzurlu bir ülke...

Drednada tek sorun yenilme korkusu. Çünkü dreda bir wandilek ülkesi ve wandilekler üç ayaklı yaklaşık yirmi santim boyunda ve... Aşırı renkliler. Hatta periler bu sevimlilere wandikek, wandilkrema diyor.

Wandilekler o sevimli yanaklar ile bebeklere benziyorlar. Fazla simetrikler. Suratı uzun, yuvarlaktan farklı olan bir wandilek bulamazsınız. Sivilcesi ya da kilo derdi olan bir wandilek kızı yoktur. Hele erkekleri ilk doğduklarında üçüncü gözleri daha henüz mavi rengini kaybetmemişken sevimli ötesi bir tatlıdır. Wandileklerin iki kuyruğu üstüstedir. Her wandilek kızının yaşı yeterince büyüyünce yani üç yılda kuyrukları örülür ve örgü boşluklarına takılar takılır. Bu takılar her şölyetuyun da şekere benzeyen renkli taşlar ile değişir. Şeker renkli taşlardan ötürü en çok yenildikleri zaman da şölyetuyundur.

Şölyetuyun, kenterevizlerin doğduğu gün yapılan festivaldir. Kenterevizler iki dünyanın ufak boylu bekçileridir ve her bahar doğup her kış kapının kapanmasıyla ölürler. Şölyetuyunda kızlar artık evlenme çağına gelir. Tam elli iki santim boya, inanabiliyor musunuz bu kadar uzayabiliyorlar? Wandilekler kısa boylu bir halktır ve erkekleri en uzun yetmiş, kızları ise en uzun elli iki santim boyundadır. Malesef wandilek halkının en uzun yaşayanı yirmi iki yıl yaşamıştır.

Eğer bir wandilekseniz kendinize dikkat edin. Ah doğru ya söylemeyi unuttum. Wandilek olduğunuzun farkına bile varmayabilirsiniz. Daha sonra açıklarım, kafanızı karıştırmayayım.

Wandileklerin zaman kavramı siz insanlardan farklıdır. Yaklaşık on kat hızlı döner zaman ve on kat uzundur. Şaşırtıcı geldi değil mi? Yani sizin bir gününüz wandilekler için bir gün değil, bir günün bölümleri. Sabah akşam ve öğle ise günün saatleri. Wandilekler tembel olmayan yaratıklardır ama saatin onlar için bir önemi yoktur.

Wandilekler ile orman perileri bambaşka olsalar da birbirlerine bayılırlar. Asla bir dredna kahvaltısı yapmadan bu dünyadan göçüp gitmeyin. Doğru, doğru... Nasıl geldiğinizi de bilmiyorsunuz. Şimdi defolun önümden ben meşgul bir orman ciniyim! Harika Dredna yahnisi verilecekmiş, öyküye sonra devam ederiz. Kaşıkla vururum yahninin hepsi benim. Ciddiyim, boyum kısa olabilir ama hem yahniyi hem de tatlıyı bitirebilirim. Görüşürüz dostlarım. Belki Drednanın meşhur aşçısıyla iyi geçinirseniz Özsöğüt hanında size de tatlı verebilir. Görüşürüz, evet iyi bakın kendinize...


30 Mart 2014 Pazar

Ruh bedene şekil verdi 19


Bölüm 19

Diğer rütbelileri adaylarını araştırmak ve kendi büyü tiplerinde en iyi eğitimciyi bulmak için dağılmışlardı. Dağılmaları zamandan kazanmak için mantıklı görünmüştü gözlerine. Aldıkları bilgileri toplayacaklardı. Zess civarın en uyanık tüccarı ile konuşacaktı. Bu sıralar çoktan ona ulaşmış olmalıydı. Rabi ise saklı büyüler konusunda hızlı bir son eğitim almak için korkulan savaşçılardan birine doğru yol alıyordu.

Saya meselesini de Amber ve Zess ona bırakmaya karar vermişlerdi. Kraliçenin askeri büyüsüne sahipti sonuçta, hiçbir silah tarafından kesilemezdi. Ancak o kızı gördüğü anda yerini, onlara büyülü haberleşme taşları aracılığıyla söyleyecekti. Kimsenin bir yabancıya güvenmesi söz konusu değildi.

Rabi en zor büyü sınıfına sahipti ve ay sonuna kadar mükemmel bir hale geleceği eğitimi yetişmeyebilirdi. Amaçları göz doldurucu bir şov yapacakları; yetenekleri öğrenmek, azalan zamanda daha iyi bir konuma gelebilmekti.

Bensura biter bitmez buluşacakları yeri belirlemişlerdi. Yeterince güçlü olduklarında, daha önce soruşturdukları en güçlü rütbeli adaylarını bulacaklardı. Kendi güçlerini kanıtlamadan hiçbir büyücü, en yakın arkadaşları olsa dahi bu teklifi kabul etmezdi. Rütbeli olmak ve kral kahinin karşısına çıkmak, kimsenin kolayca vereceği bir karar değildi. Buna kalkışmak için bir ahmağın cesareti gerekirdi.

Amber mırıldandı. Sadece bir sene… Ya her şey bitecek ya da…

Tırmandıkça nefesi yetersiz gelir oldu. Durmadan, dinlenmeden dağın tepesine doğru çıkıyordu. Sis görüşünü daraltıyor, teninde nemli bir soğuk olarak kalıyordu. Yeterince yukarıya çıktığında, onu zorlu bir inişin beklediğini biliyordu. Çıkardığı sese aldırmadan kırık dallara, yaş toprağa hızla basıyordu. Bazılarının korkudan yanına dahi uğramadığı Körhayıt Dağlarına tırmanıyordu.

Dağın çevrelediği ve sakladığı, bu mevsimde hiç kimsenin bilmediği buz tutan bir göl, gölün ortasında bir kara parçası bulunuyordu. Gölün bir ruhu olduğu efsanesine neden olan bu toprak parçası, suyun üzerinde sanki ona değmiyormuş gibi görünüyordü.

Bir bilge -ki kendisi bir zamanlar rütbeliydi- burada yaşardı. Sır gibi saklanmış dağın arkasındaydı ve kendini her şeyden soyutlamıştı.

Amber buraya daha önce de gelmişti. Oldukça küçüktü o zamanlar. Era gördüğü bir rüyayı yorumlatmak için uğramıştı. Göl üzerinde bir kayıkla gezintiye çıkmalarını öneren bilge, rüyasını orada yorumlamıştı.

Eranor rüyasında hançerlerin içinden geçtiğini ama hançerin onu öldürmediğini görmüştü. Bilge bunun onun için bir kurtuluş, ülkesi için bir umut olacağından bahsettiğinde Amber yaşayacaklarından habersizdi.

Kayık yol alırken Amber suya bakmak istemişti. Yaz aylarında bile üzerinde sis olan nehir çok korkutucuydu. Birden azizlerin yansımasını görerek irkilmiş, geriye çekilmişti. Bu göldeki saf büyü, dağın kalbinden gelirdi. Gerçeği bir ayna gibi yansıtırdı.

Amber azizlerin bilgeye bakarak selam verdiklerini gördüğü anda ne yapacağını şaşırmıştı. Eranor bilgenin neden selam verdiğini anlamayarak sorsa da bilge Amber’a göz kırparak, bir açıklamada bulunmadı. Era görmüyordu ama bilge gizlenen azizleri Amber gibi görebiliyordu.

Amber anıları bir kenara bırakarak, çıktığı dağın tepesinden inerken, manzaradan nefesi kesildi.

“Kusursuz! Tıpkı hatıralarımda olduğu gibi...”

Kırmızı ve pembe renklerde, yaprak dökmeyen ağaçlar tuttukları buzla gölün etrafında çevrelenmişlerdi. Koşmayı imkansız hale getirecek kadar sıktı. Amber geniş dalları olan birinin sırtına çıktı ve eğimli olmasından faydalanarak onun üzerinden, bir diğerine atladı. Yerdeki halinden daha hızlı ve daha dikkatliydi.

Buz tutan gölü yürüyerek de geçebileceğini biliyordu. Ancak buza dokunmadan ilerlemek istedi. Elleri ve ayaklarından yükselttiği hava ile saniyeler içerisinde uçar gibi ilerlemiş, toprağa adımını atmıştı.

Amber direnişçi mühür taşını, avucunun içine aldı. Taş ışıl ışıl yanarak işaret verdi. Amber hafifçe başını eğip, diğer eli göğsünde selam verir şekilde bekledi. Mühür taşının cevabı gecikmedi. Buz kadar soğuk bir renge sahip taş giderek artan bir ışıldamayla parladı. Selamına karşılık bulan Amber gülümsedi. İçeriye aldığı davetini, nazikçe kabul ettiğini gösterir şekilde ilerledi.

Bilge adam, toprak ve krem renklerine bürünmüştü. Kahve çizmeleri ve tertemiz kıyafetleri ile şıktı. Aile armasının bulunduğu ufak bir detay, sol göğsünün üzerine işlenmişti. Beyaz kırlangıç ve ortasında aile ismi… Kendini soyutlamış bir insan görünümünden çok kibar bir beyefendi gibi giyinmişti. Rütbeli geçmişinden dolayı böyle olduğunu düşündü Amber.

Hafif kır, kahverengini biraz griye bırakmış kısa kesilmiş saçları vardı. Kemikli ama ince olan burnu hafif kalkıktı. Mavi ile yeşil arası gözleri, ince renksiz dudakları vardı. Yüzü her gün kesilse de akşama uzayan sakallara sahip olduğunu gösteriyordu. Hiç yaşlanmamıştı. Amber geçen onca yılda değişen hiçbir şeyin olmadığından şüphelendi.

Gelen ikramları reddetmek kabalık olurdu, bu yüzden Amber bir süre sadece beklemek zorunda kaldı. Vakti daralıyordu ve acelesi olduğunu anlayan bilge konuştu. Her kelimesi tane tane ve anlaşılırdı.

“Tanıdığım hiçbir savaşçıya benzemiyorsun, onlar bu kadar ağır bir zırha sahip değillerdi. Yeni yetme bir direnişçinin, benden ve buradan haberi yoktur. Sadece gözlerin tanıdık...” diyen bilge gözlerinin içine doğrudan bakıyordu. Yüz kasları gevşedi, rahat bir gülümsemeyle konuşmasına devam etti.

“8 yaşında bir çocuğu hatırlattı gözlerin... Tıpkı onun gibi büyük bir kabullenmeyiş, bir arayış var sende. Aynı zamanda olması gereken ve olmuş her şeyi de kabul edebilecek bir yürek var. Sessiz görünmeye çalışan ama yıldızlar kadar parlak bir çocuk tanımıştım daha önce. Tabiatıyla gökteki ayı, yıldızı gölgede bırakan kız... Bildim seni, Eranor’un öğrencisi.”

Amber takdir ederce kafasını salladı. Çocukken sadece bir kez gelmişti ama o anı kafasına kazınmıştı. Yön bulma ve mekanları hatırlama konusunda üstün becerileri vardı ve bu sayede bu kadar gizli bir yeri kolaylıkla bulmuştu. Bilgenin hafızası ise daha şaşırtıcıydı. Bir kez gördüğü çocuğu aradan geçen yıllara rağmen tanımıştı. Bilgenin aksine Amber oldukça değişmişti.

Amber çayını yudumlarken ihtiyaç duyduğu huzuru hissetti. Bilge gözlerini dövmeleri üzerinde gezdirdi. Kolluklarına defalarca baktı. Amber kollukların içerisinde gizlenmiş hançerleri görebileceğinden şüphelendi. Şüphesinde de haklıydı, bilge görüyordu.

“Aradığın şey nedir? Zafere ulaştıracak bir tavsiye, yetenekli insanlar, düşmanların? Belki de hepsi… Ve hala gözlerin gölü merak ediyor gibi.”

Amber gözlerinden bu kadar şeyin okunmasına anlam veremedi. Asla bu adamın okuduğu gibi açık bir kitap değildi. Kısaca geliş amacını anlattı. Bilge sükûnetle onu dinledi daha sonra gidecekleri yeri gösterdi.

Bilgenin eşliğinde geniş bir alana çıktılar. Hemen ardına da kayığa yöneldi bilge. Amber şaşırmıştı. Donmuş bir gölde gezinti nasıl mümkündü? Düşüncesini duymuş gibi buz çatırdadı. Onlar geçtikçe buz eriyordu. Büyü kullanmıyordu bilge, herhangi bir çember, fırça darbesi ya da eski söz yoktu. Öyleyse bunu nasıl yapıyordu?

“Prensesin kendi atasıyla konuşmaya hakkı var.” Dedi bilge… Gölde ilerlediklerinde Amber dehşete kapıldı. Gölün ortasından içine doğru düştüler. Amber, durgunluğunu kaybederek bir şelaleye dönüşen suda kaybolduklarını düşündü.

Bilgenin sakinliği Amber’ı endişelerinden alıkoyamıyordu. Bir mağarada ilerlediklerinde karşısına birazdan saklı ormanın çıkacağını söyleseler Amber hayatta inanmazdı. Dağın ortası oyulmuş, devasa bir ormanlık alan oyuntunun içerisine yerleşmişti. Kayık sabitlendiğinde, Amber heyecan ve hayret içerisinde etrafına bakınıyordu.

Birbirinden farklı renklerdeki yüzlerce ağaçtan, minik altın kürelere benzeyen sular damlıyordu. Şelalenin eşlik ettiği bir nehircik ağaçların köklerinden süzülerek sert toprağı deliyor, göl ile birleşiyordu. Kristaller ve aydınlık ilginç ve ürkütücüydü. Serin bir rüzgar tüm tüylerini havaya kaldırdı. Amber sakin biri olarak bilinen bir kızdı ancak o bile tepki vermeden duramıyordu. Kalbine en yetenekli aşıkların en korkunç öykülerine konu olacak bir duygu seli doluyor, kalbini tüm bu duygular defalarca yıkıyordu.

Birazcık zayıf karakterli birisi daha adımını atar atmaz yere yığılır ya da delirerek etrafta bağırmaya başlardı. Öyle yoğun bir büyü vardı ki aklını kaybedebilirdi. Aldığı nefes ciğerlerine ağır geliyordu ama her defasında daha fazlasını çekmek istiyordu. O muhteşem manzara gözlerini çalıyordu.

“Burayı biliyorum!”

Amber bunu söylerken aklına akın eden düşünceleri savuşturdu. Rabi’nin anılarını istemeden görmüştü ve onun kahin tarafından neden bu kadar istendiğini bir kez daha anlamıştı. Vazgeçilen ile konuşmuştu Rabi… Peki neden ve nasıl derken iç çekti. Keşke daha fazlasını hatırlasaydım.

Amber Rabi’nin anılarının daha fazlasına erişmek istiyordu. Bir kere olmuştu değil mi? Aralarındaki bağ tartışılamazdı. Ancak hiçbir efsanede, Kraliçenin askeri büyüsüne sahip birinin bu kadar sessiz olduğu görülmemişti. Neden bu kadar kederle doluydu bu Rabi? Amber düşünmeyi bırakamadı ve aklında sorular ile yürümeye devam etti.

Bilge geride kalmıştı. Amber yavaş adımlar ile ilerlerken omzunun üzerinden ona baktı. Bilge işaret parmağı ile birkaç saniye ilerlemesini işaret etti. Ağzının kenarı dahi kıpırdamıyordu ama ustaca tavrı yeterince şeyi anlatıyordu: “Bir cevaba ulaşmak istiyorsan kendi çabalarınla tırman!” Genelde Era bu atasözünü şöyle tamamlardı: “ve benim başıma dert getirme!”. Bunu hatırlayıp gülümsedi ve gözlerini yedi yüz yıllık ağacın gövdesine dikti.

Devasa ağacın ortası oyuktu. Ağaç bir küçük bir han genişliğindeydi. Etrafında sarmaşıklar dolanıyordu. Amber eliyle girişi örten sarmaşıkları itecekti ki onlar kendiliğinden açıldı. Amber çamurda iz bırakarak, merakla içeriye doğru yöneldi. Ağacın içinde kabuklara gömülmüş küçük küçük ve bir sürü renkli kristal vardı ve yolunu aydınlatıyordu. O geçtikçe arkasındaki sönüyor, önündeki kristal aydınlanıyordu.

En sonunda aynaya ulaştığında karşısındakinin vazgeçilene ait olduğundan emin oldu. Oval, arkasından kristallerle desteklenmiş  şey, aynadan çok kenarları kırılmış bir cam parçasına benziyordu. Gözünün altındaki gözyaşı damlası sızladı. Sızı hafifledi ve damla izi parladı. Amber ona dokunduğunda ağladığını fark etti. Bu bilerek yaptığı bir şey değildi. Aynaya baktığında önce sadece kendi yansımasını gördü.

Elleri aynaya yöneldiğinde, beyaz bir parmak ellerini tuttu. Bir an korkuyla geriye çekilmek istedi ama ellerini tutan şeyin kalanı da biçim alınca hayretle bakakaldı. Krallığın gördüğü en güçlü prenses bir hayalet gibi karşısındaydı. Gümüşi bir güzellik olarak vazgeçilen karşısındaydı. Gözlerini bu hayaletten bir türlü alıp da konuşamadı Amber. Bilinci dalgalanacak kadar ağırlaştı havadaki büyü… Amber güçlüydü. Sıradan biri olmadığını kendine haykırdı ve ağzını açtı.

“Lütfen değerli prensesim… Sizin yeteneklerinize ihtiyacım var. Gerçekler ve doğru kararlar için size yalvarmaya geldim.”

Vazgeçilen ona doğru ilerledi. Amber diz çökmüş, saygı gösteriyordu. Eski prenses ellerini omzuna koydu ve onun doğrulmasına yardımcı oldu. Ellerini elleri arasına alarak doğrudan yüzüne baktı. Dudaklarından çıkan ses sakin çağlayanlar kadar doğa ile bütünleşmişti. Masallarda anlatılan huzuru, kadının her cümlesinde hissediyordu.

“Kralın en küçük evladı, hayran kaldığı, isim dahi verilemeden kollarından koparılan kızı…”

Kadın devam etti.

“Bir prenses hele ki senin kadar asil olanı, asla eğilmemeli ve asla yalvarmamalı.”

***

“Geus’un bariyerini nerede görsem tanırım. Ama onun öldüğüne gözlerim ile şahit olmasaydım buna imkan vermezdim. Demek öz oğluna öğretmediği hafıza büyüsünü bir başkasına öğretiyormuş.”

En Rounard soyunun en güçlülerinden Velint, bunları tükürür gibi suratında karışık bir ifade ile söylemişti. Sinirlenmişti. Velint, Zess’in her zaman ihtiyar diye seslendiği Geus’un büyük oğluydu ve Zess’in amcasıydı.

Azul ve isimsiz ona alay eden gözler ile bakıyorlardı. Velint tek tek yokladı akıllarını… Bir çıkış bulamadı. Her kim tamamladıysa bu büyüyü gerçekten sağlam bir büyücü olmalıydı. Velint farkında olmadan büyüyü yapana övgüler sıralıyordu. Gözlerinden tek bir görüntü yakalayamadı ve iki rütbeliyi büyük odada bırakarak ayrıldı. Geniş salona ulaştığında kahin onu bekliyordu.

Kahin mavi, işlemeli elbisesinin içerisinde geniş bir koltuğun üzerine kurulmuş, fal kartlarını önüne dizmişti. Eli ters çevrilmiş kartların derisi üzerinde geziniyordu. Etrafındaki taşlar mistik bir hava ile titreşiyorlardı. Salonda gümüş ve kırmızı renkler ağırlıktaydı. Velint diz çöktü, selam verdi. Kahin eliyle yer gösterdi.

“Anlat!”

“Büyü kendisinden korkmayan efendisinin önünde eğilmiş ve onun ateşinde kavrularak sertleşmiş, kemik bükenler kadar sağlamlaşmış. İki rütbeliyi bu hale getirdikleri için artık gerçekten de üzerinde düşünülmesi gereken düşmanlar olduklarından şüphem yok kralım.”

“Efsane ustalar ve direnişçiler… Sunak nehrinin mucize yağmurunu da durdurabilirler mi? Peki ondan sonsuza kadar saklanabilirler mi?”

Kahin bunu söylerken gülüyordu. Kendisine başkaldıracak bir gücü tahmin etmek şöyle dursun hayal bile edemiyordu. Velint onun kadar inançlı değildi ama susup bekliyordu. Kahin, Velint’in dudaklarının kenarındaki ifadeyi çözer çözmez, şahin kadar keskin gözlerini üzerinde sabitledi ve sordu.

“Bu suskunluğunun sebebi nedir illüzyonist?”

“Yere kanları karışmış yüz ülke şahidim olsun, Geus kadar güçlü birinin varlığından korkarım kralım.”

“Onu yenen birisi olarak korkuların yersiz…”

Kahin bunu söylerken eline tekrar mutlak ölüm kartı geldi. Sinirlendi ama bunu belli etmedi. Elleri kartı sıktı ve altın rengindeki çerçevesi olan kartı iyice büktü. Velint dikkat kesilmiş her hareketini izliyordu. Kartın anlamını biliyordu. Ancak kadere ve fala inancı zayıftı.

O ikinci en yaşlı rütbeliydi değil mi? Kendi babasına karşı çıkarak konumunu elde etmemiş miydi? Hatta kendi kardeşinin ölümüne neden olan biri neden korkardı ki? Öz kardeşinin zayıf noktasını ezbere bilen birisi için onu ve ailesini yok etmek çocuk oyuncağı olmuştu. Kendi ellerini bile sürmesi gerekmemişti. Ancak o gecenin sabahı Geus karşısına çıkarak ona meydan okumuştu. Babasından rütbeli seçimini kabul ettiği günden beri nefret etmiş, bu fırsatı ona ağır yaralar vererek değerlendirmişti.

Geus yani ihtiyar, onun rütbeli olmasını hiç kabul etmemişti. Bunu hainlikle değerlendirmiş olması babası ile aralarını açmış, Velint’in içinin kıskançlıkla dolmasına neden olmuştu. O zamanlar Geus’u öldürecek kadar güçlü değildi ama onu yenecek güçteydi. Artık daha da güçlenmişti. Rütbeli eğitimi, sunak nehrinin hediyeleri ile donatılmıştı. Daha kararlıydı. İhtiyar fırsat bulduğu halde onu öldürmemişti ve bu hatası onun yenik düşmesine neden olmuştu.

İhtiyar zayıf biriydi Velint’e göre. O kadar zayıf ki öldürmeden önce defalarca düşünecek birisiydi. Ancak kardeşinin soyundan birinin kurtulmayı başardığına dair söylentiler vardı. Zess isimli daha yirmili yaşlardaki çocuğun, kendisine rakip olacağına ihtimal vermiyordu. Bir yandan da ihtiyarın ona hafıza bariyerini öğretmiş olabileceği düşüncesi aklını kemiriyordu.

Hafıza bariyerini rütbeliler üzerinde bu kadar etkin kullanılması da onu şaşkınlığa iten diğer sebepti. Azul ve isimsizin kendilerinden önde yürüyen, aşırı özgüvenlerini kullanmayı bilen bir savaşçı… Umarım bunu yapan kişi ile kan bağım yoktur.

Velint kahinin planlarını dinleyerek salondan ayrıldı. Hafıza bariyerini yapan bariyerciyi bulmak için araştırmaya başladı.

29 Mart 2014 Cumartesi

Tower of God

Blog çok boş göründü gözüme... Ben de ne eklesem diye düşündüm. Yoğunluğu bahane ederek pek de bir şey yapmadığım için, hazırda okuduğum mangalara göz attım ve kararımı verdim. Aslında mecbur kaldım çünkü geçmişi silmiş bulundum, bu yüzden de okuduğum diğer mangaların adını unuttum ehehe ^^.Tower of God :)

Beni oldukça şaşırtan bir mahnwa... Çünkü hiçbir beklentim olmaksızın okumuştum. Gerçekten de ilk bölümleri, bir bölüm daha okursam öleceğim diyerek, duvarlara tırnak geçirtecek cinstendi. Ama sonra bir açıldı ki sormayın. Şaşırtan nokta, bir çizerin bu kadar kendini geliştirmesi, karakterleri yansıtması ve konunun olgunlaşması. Gerçekten de son bölümlerin çizimleri ile ilk bölümler arasındaki fark göz doldurucu. Ve hatta bazen o kadar merak içerisinde bırakıyor ki sormayın.

Soldan Sağa okunan renkli mahnwanın çizeri SIU (mahnwaka mı desem diye düşündüm hani mangaka gibisinden manwaka sonra saçma buldum )

Türü ise Macera, Aksiyon, Psikolojik, Fantazi

Konu şöyle ki, Ne istiyorsun? Para? Şöhret? Güç? İntikam? Veya hepsini geçebilecek başka bir şey mi? Ne istiyorsan, ‘O burada’! Tanrı’nın Kulesi…
Tus (talse uzer story) adı verilen bir evrende geçiyor mahnwa. Gerçekten de çok büyük ve düşünülmüş bir evren Tus... Kule isimli bir yer ve kulenin her katı bir Amerika Kıtası büyüklüğünde. Kulenin efsaneleri say say bitmez. En üst katın hayalini kuran bir karakter olan Rachel ve onun peşinde Baam ile öykü başlıyor. Her katı atlamak için sınavlar bulunmakta... Bu sınavlar kimi zaman bireysel, kimi zaman ise grup halinde...

Bu linkten mahnwaya ulaşabilirsiniz,
http://www.batoto.net/comic/_/comics/tower-of-god-r1
Türkçeye de kotonaru fan sub çeviriyor bu alttaki de onun linki,
http://kotonaru.com/projeler/devam-eden-seriler/tower-of-god/


Eh bu kadar girişten sonra bence karakter tanıtımına girebilirim.
Ancak şöyle bir şey var ki karakterler çok fazla ve hiçbiri "tanıtmayayım", "önemsiz" denilecek gibi değil. Hepsini tanıtmaya niyetim yok, birkaçını tanıtsam daha mantıklı. Geri kalanı için:
http://towerofgod.wikia.com/wiki/Category:Characters


Jyu viole Grace, namı diğer Baam ama bence kafasının arkasına siyah çorap geçirmiş çocuk




Evet ana karakterimiz kendisi.. Sizce de o at kuyruğu saçı resmen çorap geçirilmiş gibi durmuyor mu? Ne yapıp da öyle bütün halinde tutmuş? Yağlanıp da yapışmış gibi "Yağluuu Baam".
Gözünün önüne geldiği saça rağmen görebiliyor yani yetenek abidesi. Tamam böyle bir şey yok ama gidip de sui ye sormadım yani o çocuğun saçı neden öyle diye. Ay vallahi elime bir makas alıp çeki düzen vereceğim saçaklıya.
Gerçi düzgün çizilmiş sayılabilecek karakterlerde bile bir tuhaflık var. Saçma karakterler hepten saçma, civciv, küçük çocuk falan filan var mesela. Tefecinin saçında papatya var, Zahard prensinin boynuzları ensesinin yanlarında uzanıyor...
Sözün özü çizimleri takmayın, takarsanız "ALLAH'IM BEN BUNU OKUYUP DA NE YAPIYORUM" deme ihtimaliniz var. Urek Mazino hariç bu noktada, o benim canımcım. Ya aslında sırf kasları yüzünden sempati besliyorum, yoksa salak gibi "baby baby" diyip duruyor. Allah'ın beyaz peyniri, hadi ağzına yakışsa bari oldu diyeceğim ama yakışmıyor da.




Ben Baam'ı tanıtıyordum mahalle kavgasına döndü ortalık.
Baam'ın ismi doğduğu günden 25.geceden gelmekte. Zavallımın hırsı falan yok. Varsa yoksa Rachel'ın peşinde. O kız da bir fena, benden duymuş olmayın...
Racheal'ı takip ederek kuleyi tırmanmaya başlıyor ve arkadaşlar ediniyor. Ancak ilginç bir yeteneği var Baam'ın. Her gördüğü yeteneği hızla öğrenebiliyor.
Kule daha önceden kuralsızlar denilen bir gruptan zarar gördüğü için kuralsızlar korkulan bir grup. Ve tahmin edin kim kuralsız? Saçından gözleri görünmeyen çocuk ve kovaladığı kız! Kaçan kovalanır usulü Rachel kaçıyor, Baam kovalıyor.
Baam ikinci ciltte karşımıza Ryu viole Grace olarak ve korkulası biri halinde karşımıza çıkıyor, bir Fug üyesi olarak...
Fug, Zahard karşıtı bir örgüt.


Rachel




Benim zerre sevmediği sarışındır kendisi. Hiçbir yeteneği yok, akıl desen kıt ama tutturmuş yıldızlar da yıldızlar... Baam'ın arkadaşı bu çilli kız.
Ben geceden korkarım Baam diyor ki Baam da gece demek...- böyle deyince hiç tespit gibi durmadı ya İngilizce okuyunca çok havalı bir tespit cümlesi gibi gelmişti.


Koon Aguero Agnis, (Mr Koon)

Zeki bir karakter ve oldukça kullanışlı bir çantası var. İçinden her şey çıkıyor, kadın çantası gibi...
Baam ile sonradan oluşan dostlukları oldukça hoşuma gidiyor. Doğrusu Baam zaten yoktan yere arkadaş edinen birisi. Sui bunun çizimlerinden zorlanıyormuş. O mahnwanın sonunda epey notlar var ve çoğunu okuyasım gelmediği için çok şey kaçırıyorum :)

Ablası Zahard prensesi olamadığı için aileden atıldı Mr Koon :(

Baam için Rachel'in hayaline yardım ediyor ve onun için ayrı bir ekip bile kurdu ya da öyle görünüyor ve... ŞŞ burası sır :D





Zahard prensesleri oldukça ilginç bir grup... Her birinde aylardan isim almış silahlar var. Şu yeşil kız da aslında bir melez. Zahard prensesleri evlenemez ve çocuk sahibi olamaz. Zahard kanının asilliği bozulmaması için ama o bir melez... Annesi öldürülüyor zavallımın :'( yok aslında pek acınası bir tip değil. Sonuçta kertenkele!










Eh tırmanın kuleyi :) Bir rpg oynuyor havasına gireceğinizi düşünüyorum. Fazladan tanıttığım her karakter spoiler demek ve ben de 2.chapterdan sonra işleri karıştırdım. Yetersiz İngilizce ile hızla okumaya kalkan maymun iştahım sağolsun ^^ . Zaman zaman duraklamaları olsa da hız kesmiyor emin olabilirsiniz.
Ben kısa bir tanıtım yapıp kaçayım, çünkü çok sıkıldım ^^


26 Mart 2014 Çarşamba

İç geçirme dolu bir bulog yazısı




Bugün 19.bölümü yazmadan önce okur sayısına bakmak istedim ve... Amman Allahım resmen şevkle(!) doldum! Bir gaza geldim ki hiiiiç sorma!!!

Ağlayım mı ben şimdi? Son bölüme gelmeyi başaran kişi sayısı 8 :(. Aşırı moral bozucu bir durum. Ya artık yorum şeysini zaten geçtim gerçekten ama okunmuyor da T.T

496 kişi ilk bölüme tıklamış ve piramidin ucundan bakan sadece 8 :'( Ama ama ama...

12.bölümle 13 arasında da okur sayısı yarıya inmiş :( Hımm ne anlama geliyor acaba :D. Ben boşuna mı yorum yorum diyorum? Ne oldu orada da sıkıldınız len okur milleti! Birkaç kişi hariç onlar alınmasın. Geri kalana da saygılar ve teşekkürler...

O değil de ben bu hikayemsi şeye bir türlü ısınamadım. Bugün hazır komite de yok, elim boşta yazayım dedim ama olmadı. Resmen zoraki okutuyorum canım sıkılmaya başlıyor şu an :( Röh bödönö şököl vördö, ökö ökö sönrö yöröm yöp çök özölöyöröm bön kömsö ökömöyör!!!

Kendi hikayemi unuttum :D. Ne neydi ne değildi? Evren nasıldı? Aa, o da vardı dimi ya derken ana konu sapıttı gitti. Hikayeye ilk başlarken daha o ikilinin berbat karakterlerinin olmasını istiyordum onlar çok bozdu. Tamam katiller ama artık bir amaç uğruna öldüren onurlu savaşçılara dönüştüler.*Gözlerini devirir* İlk fırsatta hepsini manyağa çevirmeyi planlıyorum. Sonra ana karakter birden Amber oluverdi. Prenses olması yetmez gibi ekip de toplayacak Allah'ın gözyaşısı...

Geçen gün de arkadaşımla aramızda şöyle bir sohbet geçti.

"Sen bana spot şeyler söylüyorsun o yüzden anlamam kolay oluyor ama başkaları için bu geçerli değil."

"Onlar sormuyor ki? Ben nasıl anlayabilirim nereyi anlamadıklarını?"diye cevapladım ben de kızın sorusunu.

Heh sorun tam da böyle. Nöro sonuna kadar tek satır yazmasam diyorum. Zaten kimse ölmez ben iki ay yazmadım diye. Ama bu sefer de kimse okumadı ya diyerek tekrar efkarlanırım :)

En güzeli de bir aptalca bölümü ortaya dökebilmek için bile en az beş saat harcıyorum ben... Bana yazık ya... Alt tarafı üniversite öğrencisiyim ben... Gamer değilim, otaku hiç olmadım, kitap desen ayda bir okurum, film kültürüm yok... Nereden ilham bulup da o dakikada binlerce kelime yazayım ki? Oturup düşünüyorum sadece işte...

Bir yandan anlıyorum da... Günlük hayat zaten yeterince sıkıntılı... Bir de neden mahvolmuş bir ülkeyi okumak istesin ki insanlar? Ama okuyanlara da sorum, neden okumak istediniz ya da neden...

13 Mart 2014 Perşembe

Sözlük

Ruh bedene şekil verdi sözlük deneme 1 tamamlansa da sırt ağrısıyla doldum ben ya :(

Önce sabahın köründe daha açılmamış kütüphaneye git, akşam dokuz buçukta gel ve saatlerce ne yazsam diye bekle... Eski yazdığın sözlüğün uymadığını fark et. Sonra "Bu hikaye zaten çok sıkıcı ama ben hala yazıyorum bendeki de akıl..." ve benzeri sözlerle kendine söv ve sonra ve sonra...

Neyse nihayet bir şeyler yazabildim yazmasına ama hiç de içime sinmedi.

Nerede bizim Robert Jordan'ın Zaman çarkının sözlüğü nerede benimki? Şöyle ki bendeki hiçbir açıklama iki satırcık olmadı. Öyküyü yeniden yazmışım gibi hissettim. Anlıyorum şimdi okuyanları. Tek bir kelime için bir paragrafı düşünmeleri gerekiyormuş yani.

Kendimle de konuştum bu arada, kendi kendimi teselli ettim. (karamsar içsesim- iyimser içsesim+)

-"Tekrar yazacağım rbşvyi anlıyo musun?"

+"Ağlama Sema, sakin ol tatlım. Düzelecek, hepsi geçecek. Bir gün anlaşılır yazacaksın ama zamanla zamanla..."

-"Ama anlamıyorsun. Eski yazdığım sözlük değişmiş, hatalı oluyor o şimdi. Üzerinde oynasam bir türlü oynamasam bir türlü... Ak sakallı nine olacağım güne kadar bitmeeğz!"

+"Bitmezse bitmez be seninle mi uğraşacağım? Töbe töbe delinin zoruna bak. Ben dedim sana sanki git de öykü yaz diye. Allah'ım sınavlara üzülmedin bu kadar!"

En sonunda iç sesim bile beni teselli etmedi :D :D

Hikâyenin geçtiği evrende lanette dair özeti, büyü tipleri, direnişçiler, saray durumu ve diğer bazı önemli bilgileri içeren bu bölümü Avery ve Eles in tavsiyesi ile yazdım. Önce kendime göre önemlilik sırası versem de sonra vazgeçerek alfabetik olarak sıraladım. Umarım aklınızdaki bir takım eksiklikler ve oturmayan yerler bu sözlük ile birlikte oturur.

8 Mart 2014 Cumartesi

Hayattayım

Bölüm 1

Buraya çok nadir güneş doğar. O olmasa ısınacak hiçbir şey kalmazdı. Buz hareket eder burada. Hava sislidir. Kristaller vardır yerde, cam parçaları saçılmış gibi görünen donmuş ve kırılmış su birikintilerinden ibaret olsalar da ürkütürler. Gri asfalt yer yer parçalanmış ancak tozdan görülmeyen binalar ve... İnsan görünümlü yaratıklar.

İnsanlar yok burada. İnsanlara benzeyen ancak yüzleri görünmeyen varlıklar var. Bedenleri ve şekilleri var ama karaltıdan başka bir şey değil. Ve her adımımda onlar farklı tarafta. Her nefesimde onlar kulağımda uğultu yapıyorlar. Ancak bana dokunmaksızın geçiyorlar.

23 Şubat 2014 Pazar

Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 18


Not: Bu yeterince uzun sanki ya :D part mart değil bu bölüm olmuş bence :D FİLLER ALERT!

Pencereyi birinin kapattığını duydu. Sonra serin bir el saçlarında gezinince gözlerini araladı. Hissettiği duyguların gerçekliği tüm ağır yüklerini alıyordu sanki. Yüzünde biraz gezinip, duraklayan eli, avucu ile yanağı arasına sıkıştırdı öylece bekledi. Sıkıca gözlerini kapadı, rüya olmaması için dua ederek bir süre durdu öylece. Era’nın konuştuğunu duyarak gözlerini açtı tekrar.