peöffe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
peöffe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2014 Perşembe

Ruh Bedene Şekil Verdi 23

Bölüm notu,
Bu bölümü yazarken kendimi çok kötü hissediyordum. Bölüme de yansımış olabilir. Eksikleri var ama daha düzenleyecek zamanım yok. Bitirdikten sonra düzenleyeceğim mutlaka bu bölümü de. RBŞV de bu bölümün özel adı var. Ve ayrıca diğer ekstrayı da yazdım, tamamen Hisuar yani vazgeçilen odaklı oldu. Amber'ın onunla ilgili görüşlerine yer verdiğim bir ekstraydı ancak istediğim kelime sayısına (yaklaşık 1K) ulaşamadığı için başka zamana erteledim.

Bölüm 23: Vazgeçilenin Yok Oluşu

Solgun mutlulukların ardına saklanan insanlar birer birer ölüyor, öldürülüyordu. Tüm gözler tek bir kişinin üzerinde dururken, o kişi var gücüyle çalışıyor ve eksiklerini kapatıyordu.

Zaman Amber’ın iyimser düşüncelerinden bile daha azdı. Birer birer sıralanan adımlar giderek hızlanıyordu. Bir umuda uzanan hayaller, dayanacak güç verirken ansızın gelen darbelerde yıkılmamak için direniyordu. Sınır boylarını bile kısa zamanda gezmişti. Casusları ile konuşmuştu. Her türlü hazırlığı yapıyordu.

Dinlenmeksizin devam ettiği çalışmalara gücü kalmamıştı. Gözleri sulanıyordu, her gün baş ağrısı tekrar geliyordu. Kendini tutamayıp ağlama krizlerine giriyordu. Bu bir çeşit kabullenişti bu. Tükenmekti. Her sabahı, kusarak geçirmeye başlamıştı. Belki başka biri olsaydı anlatan kişinin tam olarak diyeceği şeyler bunlardı. Ancak işte bunlar, o kızın asla yapmayacağı ve hatta böyle birini gördüğü anda küçümseyeceği şeylerdi. Kabullenmek, kendini yıpratmak, gerginlikten oluşan baş ağrıları ile kendini kandırmak, endişeyle ve karamsarlıkla bedenine eziyet etmek…

Amber kabullense bile asla kendine bu şekilde uzun süre eziyet etmezdi. Amber kendine başka şekillerde eziyet ederdi. Mükemmel olana kadar çabalamak gibi…

Bilgenin gördüğü şey kızın gücünün çabuk tükeniyor oluşuydu. Ancak anladığı kadarıyla, bu durum onun güçsüzlüğünden kaynaklanmıyordu.

Daha yakından incelediğinde ve üçüncü ustanın hisseden tanrı büyüsü sayesinde, kızın aşırılığa varan mükemmeliyetçiliğinin yüzünden bunun ortaya çıktığını anlamışlardı.

Amber hiçbir büyüde hata yapmıyordu çünkü. En zor ve karmaşık büyülerde bile ilk seferde tam olarak yapıyordu. İdareli kullanmak yerine var gücüyle çabalıyordu. Bu küçüklüğünden kalma bir alışkanlıktı.

Amber, Era’yı annesi gibi gördüğü kadar, onun hayranıydı da. Küçüklüğünde de bu yüzden her büyüyü tam ve doğru şekilde yaparak ustasının onayını almak istemişti. Bu, basit bir akış yoluna, haddinden fazla güç yüklenmesiyle sonuçlanıyordu. Ve Amber her seferinde farkında olmadan kendi büyü sınırlarına ve bedenine zarar veriyordu. Güçlü büyülerde kızın bedeninde ufak çatlaklar meydana geliyordu. Büyünün tedavi edici etkisi yüzünden etrafındaki aura daha fark edilmeden, bu çatlakları kapatıyordu.

Bunun iyi bir etkisi de olmuştu. Büyünün bedenine bu çatlaklardan defalarca sızması kızın büyü ile bütünleşmesine de neden oluyordu. Belki zor ve sancılı olacaktı. Hatta Amber’ın kendini parçalaması gerekecekti ama nihayetinde artık büyü sınırları ile bir sorunu kalmayacaktı.

Bu noktada bilge işleri Amber için zorlaştırarak büyüyle birleşmesini kolaylaştırıyordu. Bilezikler ve birkaç mühür büyüsü… Bileklerine taktığı bariyer bilezikleri büyünün çıkışını kısıtlıyordu. Mühür büyüleri kızın bedeninin bu ağır tempoda yıpranmasını önlüyordu.

Amber görünüm değiştiren rakibine karşı element bedenleyerek saldırıyor, geceleri hırsla uyuyordu. Şimdiye kadar yüzlerce mühür tekniğini denemişti. Ancak kendine has bir tekniğe sahip değildi. Her an aklında olan kazanma duygusu sabahları erkenden kalkıp onu hazırlıyordu. Sabah çalışmaları tüm hızıyla sürerken, öğleden sonra casuslarından gelen haberleri takip ediyor ve bir hedef çiziyordu.

Aslında mantık basitti. Seçmen meclisinin toplanmasına sebep olması yeterliydi. Seçmen meclisi, rütbelileri soylu aileler arasından seçen guruptu. Kendi kütüphanelerine sahip, inanılmaz boyutlarda tarih araştırması yapan büyücülerdi. Birkaçı da gizli bir şekilde, Yerdibi Sarayının güçlü kaynaklarını meydana getiriyordu.

Dev arenada, seçmen meclisi toplanmaya değer bulursa bir karşılaşma düzenlenecekti. Amber ve rütbelileri, Kahin ve rütbeliler ile karşı karşıya gelecekti. Tek bir rütbeli eksik olduğunda Amber mağlup olacak ve gözden düşmüş sayılacaktı.

Amber’ın azizleri tek başına seçmenlerin toplanması için yeterli değildi. Amber kendisi kadar güveneceği insanları toplamak zorundaydı. Bu konuda zamansızlık en büyük düşmanı olmuştu. Ancak üçüncü ile yaptığı konuşma gözlerinin önünden gitmiyordu.

Amber saraya çağrılıp kısa bir ziyaret yapmak zorunda kalmıştı. Acil çağrının nedenini öğrenmek için gittiğindeyse kendisini bekleyen ustaları görerek bir kez daha şaşırmıştı. Duygularını gizlemede başarılı biri olduğu için de sessiz kalmış, beklemişti.

Üçüncü kısa bir selamlaşmanın ardından hemen konuya geçerek sudan bir ayna oluşturmuştu. Üzerinde ise altı tane insanın görüntüsü belirmişti. Eksik rütbeli sayısı kadar insanı görünce Amber daha konuşma başlamadan neden bahsettiklerini anlamıştı. Çünkü böyle bir şeyi bekliyordu.

Görüntülerdeki insanlar nedense yabancı gelmiyordu. Hatta Nita’yı ve Sreren’i görür görmez tanımıştı. Anjaya’yla karşılaştığından emindi. Ziguic ve Jamahe… İsimlerini bile ilk kez duyuyor gibiydi. Faye ise tartışmanın bile zor olacağı bir tipe benziyordu.

“Onları hatırladın mı?”

Amber aklına Nita gelince hafifçe kıkırdayarak başladı konuşmaya.

“Nita’yı bilmeyen yoktur sanırım. Sreren’i ise çocukluğumdan beri tanırım. Birlikte adım attık buraya. Onun da benim gibi gelene kadar kimsesi yoktu. Soğuk görünen ancak bir anda parlayan, tahmin edilmesi zor biriydi.”

“Hayır. Hepsiyle karşılaştın. Onları seçmemizin ve de her gittiğin görevin bir nedeni vardı.”

Üçüncü usta teker teker görüntülere dokundu.

“O elini ilk tuttuğun günü aklından bir kez bile çıkartmadı. Demir meydandaki yangını hatırlıyor musun?

O senin büyük bir hayranın. Şimdiye kadar hiç fark etmeden onun gözünde çoktan büyüdün bile.

Bu ikisinin hayatını kurtardığından haberin yoktu değil mi?”

“Anjaya… Onun benden nefret ettiğinden eminim. Öğrenci sınavlarında onu çok kötü yenmiştim.”

“Yine de yaraları iyileşene kadar yanında bekledin. O bunu unutmadı emin olabilirsin.”

“Anıları ve zihinleri de mi görebiliyorsunuz?”

“Canlı olan her şeyi…”

Amber hatırladıkça gülümsüyordu. Bu muhabbetin devamında üçüncü ve ihtiyarın atışmalarına tanıklık etmişti çünkü. Doğrusu efsanevi ustalar birbirinden çok farklı insanlardı. Bir araya geldiklerinde o farklılıklarını geriye itmiş sapasağlam bağları, renkli konuşmaları ve zeki hesapları onları Amber’a daha da sevdiriyordu.

Ziyareti kısa tutmuştu Amber ve biran önce çalışma alanı olarak saydığı alana geri dönmüştü. Ancak tek başına değil, Eranor ve Rabi ile geri dönmüştü.

Beklemediği şey ise Zess’in eğitiminin ortasında yanına gelmek istemesiydi. Onların eşliğinde, Rabi bir arabaya bindirilmişti. Beyaz atlarda taşınmıştı buraya. Era ve Zess gelene kadar, şüphelendiği herkesi ayrım yapmaksızın öldürmüştü.

Eranor hasretle sarıldığı kızının zırhının altındaki bedeninde derin yaralar olduğunu daha uzaktan sezmişti. Bunu görür görmez fark eden tek kişi o değildi. Zess endişesini gizleyerek sordu.

“Eğitimin çok mu zor?”

“Olması gereken kadar, fazla değil. Sen neden geldin?”

“Tanıklık etmek istediğim bir an var, prenses.”

Amber, Rabi’nin tanınmaz hale geldiğini gördüğünde dipsiz bir karanlığa gömülmüştü. Her zamanki gibi ruh halini çabucak toparlamıştı. Amber her zaman duyguların birbirine dönüşmesinin elinde olduğuna inanırdı.

Amber ve bilge Rabi’yi de alarak nehre doğru yolculuklarına başladığında arkalarında Eranor ve Zess kalmıştı. Eranor Zess’e dönerek yılların eskittiği ses tonunda belirgin bir emir ile sormuştu.

“Gerçek nedenin ne?”

Zess geçiştirse de bu kadının asla inanmayacağını biliyordu. Açık konuşmak istedi. Amber’ı kastederek konuşmaya başladı.

“Onun ne halde olduğunu gördün. Büyü çoktan ruhunda delikler açmış. Bedeninden ruhun çıkarak tekrar şekil vermesi gerek. Belki hiç uyanmayacağı bir şekilde gömülecek. Ve o anda elimden bir şey gelirse yanında olmak istiyorum. Gerekirse yanında gömülerek, gerekirse ölerek…”

Eranor, Zess’in dikkatine hayret ederek bu ihtimali kafasında tartmış ve gerçek olduğu kanısına ulaşmıştı. Bu ise öfkelenmesine neden olmuştu. Bu kadar güçlü bir kadının öfkesi etrafındaki auradan bile hissediliyordu.

“Ruhun balçıkla arındırılması… Günyüzüne ilk bakış… Tekrar doğum büyüsü… Buna cesaret edeceğini bilseydim asla izin vermezdim. Kızımın kendine hiç acıması yok.”

Zess’in gözleri buza dönerken nefese dönen düşünceli bir ses çıktı diliyle dişinin arasından.

“Evet, yok. Bu yüzden o bu kadar çabalarken yanında olmaktan memnunum. Belki de kendi efendime âşık oldum.”

Zess kendisine ilk defa itiraf etmişti. İlk defa artık onu eskisi gibi göremeyeceğinden emin olmuştu. En çok kızıp en çok küçümsediği kızın gözünün önünde büyüyerek, kendi yapamadıklarını o kızın yapması gözünde onu ilahlaştırıyordu.

Bu durum yine de kuralı değiştirmiyordu. Zess hiçbir zaman ilk seven olmamıştı. İlk başlarda kızın gözbebeklerinin irileşmesini hayranlığına bağlamıştı. Ancak yine de davranışlarını sorgularken, kendini onu düşünürken bulmuştu. Basitçe kabul etmesi zamanını çalmıştı. Kural aynıydı, ilk seven kendisi değildi. Tahminlerinde nedense yanılmak istiyordu. Rütbelisine âşık bir prensesi halk nasıl bulurdu?

Aynı anda Amber, Rabi ve bilge Hisuar’ın yanına gelmişlerdi. Muhteşem manzara veren kristaller ve su damlaları etrafta başka bir görsel oluşturuyordu o gün. Ağaçların yaprakları yavaşça renginden arınmış, saflıkla parlar olmuşlardı. Lekesiz yeşilin en hoş tonlarıyla yanan kırmızı çiçeklerin yaprakları birbirine karışmıştı. Altın rengi su damlacıkları bu yapraklar arasında dans ediyordu.

Donmuş kristalin ardında prenses kendi kendine gülümsüyordu. Amber onun önceden gözlerinden her şeyi öğrendiğinin farkındaydı. Ancak izin isteyerek birer birer durumu anlattı.

Hisuar tek kelime bile etmedi. Yüzlerce bariyere sarılmış cesede dokundu. Küpelere tutunan cılız ruhu hissetti Hisuar. Birer birer açtı bariyerleri. Rabi’nin mühürlere, bariyerlere sarılı yüzünü ellerinin arasına aldı. Rabi’nin halini gördüğünde üzüldü. Üzüntüsü çok şey anlatıyordu. Rabi’nin bir daha dönemeyeceğini anlatıyordu ancak bunu sadece bilge çözebilmişti Hisuar’ın yüzünden.

“Bu seninle son görüşmemiz olacak sanırım prenses. İstediğim huzura kavuşabileceğim diye umuyorum.”

Amber’ın alandan uzaklaşmasını rica etti. Rabi’nin iyileşmesi küçük bir ihtimaldi. Eğer ki iyileşirse bilge onu nehirden çıkartacaktı. Ancak iyileşemezse iki ruh da parçalanacaktı ve Amber bir gözyaşı olarak Hisuar öldüğünde büyük bir acı hissedecekti. Hisuar bilgi küresi uzattı Amber’a. Daha önce rütbeliler ile karşılaşmış tüm gözyaşlarının anılarının toplandığı bu muhteşem küreyi de alarak uzaklaştı Amber. Son kez karşısında durup saygıda bulundu. Ve onu hep hatırlayacağına söz verdi Amber. Hisuar da onun önünde diz çökerek, bir kraliçeymiş gibi saygı gösterdi.

“Başarın için gittiğim gökyüzünde sana dua ediyor olacağım.”

Amber gitmek için iki kayıktan birine doğru adım atsa da yürüyemedi. Ağlamasına engel olamıyordu. Duygular değişebilirdi ama bu acı kadar güçlü hiçbir duygu yoktu. Amber asla birini ölümün kollarına atıp da huzurla gidemezdi. Kollarına sildi gözyaşlarını. Derin bir nefes alıp toparladı kendini. Hızla geriye döndü.

“Yalvarırım size yardım etmeme izin verin! Ben varisim… Mutlaka yapacağım, elimden gelen bir şey olmalı. Lütfen izin verin…”

Amber'ın ısrarlı konuşmasına Hisuar kahkahalar ile karşılık verdi. Hüzün dolu kahkahalardı bunlar. Gözleri yaşlıydı.

"Biliyordum senin bu karakterini... Ama sadece itiraf etmek istememiştim sana. Artık mecburum sanırım."

Hisuar, Amber'a sıkı sıkı sarıldı. Sonra geriye dönerek devam etti konuşmaya.

“Beni ölüme terk ettiğini mi düşünüyorsun varis? Ben intihar ediyorum! Korkma ve yürü ardına bakmaksızın. Bu ölümü ben istedim çünkü artık ardımda ülkemi emanet edeceğim birisini bırakıyorum. Ülkeme en güzel bakacak ve onu kurtaracak birisini… Ve ben senin sandığın kadar saf ve temiz hiç olmadım prenses.”

Amber bu sözlerin ne demek olduğundan habersiz bir şekilde konuşmaya başladı. Israrcılığı ses tonundan anlaşılıyordu.

“Beni ikna etmeye çalışmayın. Acıya katlanırım! Daha kötülerine katlandım.”

“Bunların hepsinin sebebi de bir yerde bendim. Saçlarının beyazını isteyerek mi verdim sanıyorsun?”

Hisuar anlatmaya başladı Amber’a. Tek bir sır olmaksızın söyledi gerçekleri. Kendisinden nefret etmesi gerektiğini söyledi.

Uzun zaman önce gerçekte vazgeçilen, kraliçe olduğunda rütbelisiyle evlenmişti. Lodsların saldırısında yara alarak mağlubiyetle dönen rütbelisinin adı Güneş’ti. Sonradan Dulkadınlar adını alacak şehrin kapısına kadar gelmişti Droular.

Güneş ise ağır yaralarıyla bayıltılarak getirtilmişti. En yakın dostu Enki öldükten sonra Güneş’in sözü vardı savaşmaya. Sözünü tutmamasının nedeniyse kendi karısıydı. Onun bayıltılması emrini veren ve bununla ona ihanet eden kendi sevdiceğiydi.

Vazgeçilen onun o halini görünce kendi karşı çıktığı büyüye izin vermişti. Güçlü büyücülerle yıkılan sunağı tekrar inşa ettirmişti. Etrafını saran büyücülere kendi ruhunu sunmak istemişti Hisuar. Bu sayede Tanrılar onu adak olarak alacak ve belki de ülkesine yardım edecekti. Bu yüzden adı vazgeçilen olmuştu ya.

Ancak tören sırasında Güneş uyanmış ve alana koşmuştu. O parçalanan bedeni görünce bağırarak sözünü hatırlatmıştı Hisuar’a. İkisinin beraber ölmeye sözü vardı. Güneş ona sarıldığında Hisuar onu atmaya çalışmış, aklına gelen her türlü yalanı söylemişti. Güneş gitmemişti.

İki beden de ruha dönüşmüştü. Sunak nehrine gelen şeyse tanrı değil iblis olmuştu. İki ruh sözlerini tutup ölmeden iblis nehirden çıkamaz olmuştu. Mühür bu şekilde vurulmuştu. Güneş sevdiğini nehrin iblisi dokunmasın diye oradan uzaklara atmıştı. Kendisi ise hapsolmuştu.

İblis, Dünya’ya gerçek kötülüğün ne olduğunu sunacak kadar güçlendiğinde, çıkmak ve kurtulmak istemişti. Yıllarca denemişti. Güneş’in tüm hafızasını silmişti. Bir başka bedenin içine hapsetmiş, ruhunu yeniden uyandırmıştı. Onun ruhunun Hisuar ile olan bağlarını kullanmış, onun gözleriyle görmüştü. Tüm varis adaylarını, tüm gerçekten ona karşı çıkacak kadar akıllı olanları Hisuar’ın gücü ile işaretlemişti.

O beyaz saçlar Hisuar’ın hediyesi değil, iblisin işaretiydi. Hisuar ise işaretlenen tüm kadınları korumak için çaba sarf etmişti. Bildiği her şeyin birer birer yanlış olduğunu öğrenmek ve buna katlanmak Amber için bile zordu.

Kendisinin özel olarak korunduğunu öğrenmişti. Yerdibi sarayının her hareketini bu sayede öğrenir olmuştu iblis. Hafızasız olarak yeniden bir bedende doğan Güneş’in, Hisuar ile bağlantısını kullanarak…

Tüm ölümler ve tüm bu acı aslında Hisuar’ın suçuydu. Krallığını korumak için kendini feda eden kadının suçuydu.

“Ölmeme izin vermelisin Amber… Bu sayede tüm gözyaşlarının izleri silinecek. Benim ölmemin iki yolu var, ya iblis tarafından kendi sevdiğimle beraber öleceğim ya da bu korkunç büyü ile yok olacağım. Affet beni, olur mu?”

Amber evet anlamında kafasını sallarken hazmetmeye çalışıyordu. O korkunç kahinin sadece bir piyon olduğu gerçeği aklına yatmıyordu. O iğrenç adamın aslında bambaşka biri olması… Bu ikilinin sözlerini tutamayacak kadar zayıf olmaktan başka bir suçu yoktu. Asıl suçlu iblisti. Nehri yok edeceğine dair kendine söz verdi. O Hisuar’ın soyundan olabilirdi ama o sözünü tutardı!

Amber geriye dönmek istediğinde bilgenin de kendisiyle gelmesinden anlamıştı. Rabi'nin geriye dönme gibi bir umudu yoktu. Bu sadece Hisuar'ın kendisi için istediği cenaze töreniydi.

Bölüm sonu notu:
Evet bununla yazamamış olduğum Ozanların Şarkısını da özetlemiş bulunmaktayım. Ozanların Şarkısı, Hisuar ve Güneş(Utu) arasındaki aşkı falanı fişmanı anlatıyordu ve romantizm yazamadığım için onu yarıda bıraktım. Gerçi diğer türlerde yazıyor muyum onu da bilmiyorum ama en azından devam edebiliyorum. Rabi'yi öldürürken biraz beklememin sebebini de okumuş oldunuz. Hisuar'dan tiksiniyorum ve onu öldürmek için beklettim. Huzur içinde uyu Hisuar.

4 Haziran 2014 Çarşamba

Doğuştan Kötü



Doğuştan kötü, Diluaenn

Faruk hoca ve Serpil hocanın yanına giderken bir yandan da titrememe engel olamıyordum. Birazdan sözlü olacaktım ve bu tamamen ezber bozan bir sınav olacaktı. Düşünce ufkumun genişliğini ölçmek adına ne soracaklarından bihaberdim.

Benden başka gruplardaki daha önce bu sınava girenlerden soruları almıştım ancak her biri bambaşka felsefi problemler içeren, konuşan kişinin okuma seviyesini gösteren sorulardı. Sordukları kişinin hem kendini savunabilmesini, hem de bir bilim insanına yakışır şekilde net bilgi içermesini istiyorlardı. Bunun yanında olgunlaşmış bir genel kültür de istiyorlardı.

Doğrusu bu şekilde düşünen sadece bendim. Bir kesim soruların sadece saçmalık olduğunu, bir kesimse soruların çok kolay olduğunu düşünüyordu. Ben her ikisine de katılmıyordum. Bu iki kesim geçemeyen kesimdi.

Elimden geldiği kadar üstüme şık bir şeyler giydim. Rahat görünmeye çalışarak kapıyı açtım. Saygılı davranmam gerekiyordu. İçeri adımımı atar atmaz, Faruk hocam tarafından içeriye davet edildim.

“Buyurunuz, Sema Hanım.”

“Teşekkür ederim.”

Serpil hocamsa sanırım suratımdan ne kadar gergin olduğumu hemen anlamıştı. Gizlemeyi başaramıyordum. Serpil hocam o tize kaçan dinç sesiyle bana yanındaki tabağı uzattı.

“Almaz mısın?”

“Yok, sağ olun hocam.”

Yer gösterdiler ben de oturdum. Bir yandan da kendimi elimden geldiğince tutuyordum. Normalde bacak bacak üstüne atmadan oturamayanlardandım. Ancak bu saygısızlık anlamına gelebilirdi ve benim sonum olurdu. Ki daha önce sırf bacak bacak üstüne attığım için sözlüden kovulayazdığım da olmuştu. Notları çok yüksek bir öğrenci değildim, bu sözlü notuna kesinlikle ihtiyacım vardı. Her iki hocam da bakışarak ne sormaları gerektiğini kararlaştırdılar. Serpil hocam bana dönerek konuştu:

“Diluaenn’i biliyor musun?”

“Evet hocam…”

“Anlat bakalım.”

Diluaenn hakkında bildiğim her şeyi anlattım. Faruk hocam biraz dalgın görünüyordu ama o da beni tüm dikkatiyle dinledi. Bir yandan da not aldı. Serpil hocamsa sadece gözlerime bakıyordu bu da biraz beni ürkütüyordu.

“Diluaenn eski çağlarda bulunan altın kraldır. Kendisi hakkında bulunan kaynaklar çok yenidir ve ‘doğuştan kötü’ sözleriyle anılmıştır. Diluenn annesini kestirip, derisini yüzdürmüş korkunç bir karakterdir.”

Cümlelerim tekrar etmeye başlamış, hocalarımsa halen daha tatmin olmamıştı. İstedikleri cevap neydi? En sonunda susarak onlardan tepki bekledim. Faruk hocam o tok sesiyle sordu:

“Doğuştan kötü? Neden bir insan doğuştan kötü olarak anılabilir? Nasıl doğuştan kötü olunur?”

Soruyu anlamadığımı hemen fark eden Faruk hocam aynı soruyu üç kez sormuştu aslında. Bense iç sesime gömülmüş, bir kurtuluş yolu arıyordum. Neden doğuştan kötü olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu.

“O kadar korkunç işkenceler yapmıştır ki Diluenn sanırım ona bu ismin verilmesine bu sebep olmuştur. Mesela esirlerin yüzlerini yakmak, el ayak derilerini yüzerek toprakta…”

Faruk hocam sıkılmış görünüyordu. Soruyu bir kez daha yineledi.

“Biraz daha düşün Sema. Yani bu adam bu ismi almak için ne yaptı? Neden kendini altınla süslemiş bir Tanrı krala doğuştan kötü densin? O kadar kötü ki ona dokunanın hayatı kararır neden denmiştir ona?”

“Doğuştan kötü… Genetik bir kötülükten mi bahsediliyor hocam? Ailesinden ötürü kötülüğe yatkın bir birey mi demeye çalışmışlar?”

Serpil hocamın suratı asıldı.

“Soru soracaksan şu anda bitiriyoruz.”

“Özür dilerim.”

Hocalarım gene anlayışlı davranıyordu. Ancak stresten ağzımdan tek kelime çıkmıyordu.

“Annesiyle çocuğunu birleştirirsen cevabı bulacaksın…”

Bu ne demekti ki? Kendimi kasabildiğim kadar kasıyordum. Bir cevap olmalıydı. En son dayanamadım ve onların da zamanını çalmak istemedim.

“Düşünmek istiyorum hocam.”

Sesim düşündüğümden daha üzgün çıkmıştı.

“Peki, peki… Aklına Atillayı getir, Tanrının kendilerini onunla cezalandırdığına inandıkları için ona Tanrının kırbacı ismini verdiler. Düşünmek için sınırlı vaktin var. Çıkabilirsin.”

Hocalarım bunu söyledikten sonra bekleme odasına geçmiştim. Depo gibi bir yerdi aslında burası. Bir sergi amacıyla Diluaen ve imparatorluğu ile ilgili heykeller yaptırılmış, geçici olarak burada bekliyordu. Hocalarımın gözbebeğiydi buradaki heykellerin her biri. Dikkatli olup her bir heykelden uzak durmalıydım.

Diluenn’in bir heykeli orada bana bakıyordu. Neden ısrarla bana bu soruyu sormuşlardı ki? Aklıma savaşlarda yaptığı korkunç işkenceler gelmişti ancak cevap bu değildi. Neden ona doğuştan kötü denmişti? Neden ona dokunanın hayatı kararı denmişti?

Diluaenn heykeline bakarken mırıldanıyordum kendi kendime.

“Sana neden bu ismi verdiler ki? Yüzün de çok güzel hâlbuki.”

Diluaenn’in yüzüne istemsizce yaklaştım. Yunan heykelleri onun yanında lafta kalıyordu. İri gözler, kıvırcık saçlar, sivri köpek dişleri ile biraz vahşi ama çok çekici bir heykeldi. Heykeli de lanetli olamazdı ki elimi istemsizce uzattım. Ancak o anda gelen bir sesle ürkerek elimi çektim.

“Dokunma.”

Memuru orada görünce şaşırmıştım. Heykellere bakıyordu. Geldiğimde o kadar dalgındım ki onu görmemiştim sanırım. Elinde küçük bir Searyn heykeli vardı. Dİluaenn’in kocaman heykeli yanında annesinin heykeli daha da minik kalıyordu. Omzunda ufacık bir desen vardı. Ve başındaki tacı görünce onun Dİluean’in olduğunu herkes anlayabilirdi herhâlde.

“Annesiyle çocuğunu birleştirirsen cevabı bulacaksın…”

Aklıma bu cümle gelince bir anda gözlerim parladı. Kadın heykelini izin isteyerek aldım ve Diluaen heykeline doğru ilerledim. Neden bilmiyorum ama bu iki heykeli yan yana getirerek bir şey elde edebileceğimi düşünüyordum.

Elimdeki güzel kadın heykelini Diluaen’in yüzüne doğru tuttum. Yüzlerinde birbirlerine benzeyen hiçbir nokta yoktu. Sadece çeneleri biraz birbirlerini andırıyordu. Bu kadar farklı olmalarını beklemiyordum. Okuduğum kitaplarda ve araştırmalarda Diluaen’in kendi annesini öldürdüğünü duymuştum. Bununla ünlenmiş, korkulan bir imparator olmuştu.

Nasıl bakarsam bakayım iki heykel arasında devasa bir fark vardı. Memurun dokunma uyarısıyla beraber Diluaenn’den bir kez daha bir adım kadar uzaklaştım. Searyn dar omuzlu, dalgalı saçlı, uzun ama ince buruna sahip, kemikleri çıkık, esmer bir kadındı.

Daha fazla okumuş olmayı diliyordum. Bir an dikkatim dağıldı ve iki heykel birbirine dokundu. Neyse ki hiçbir çizik yoktu. Özür dilemek için arkamdaki memura döndüğümde gözlerinin fal taşı gibi açıldığını fark ettim. Baktığı yöne döndüğümde, Diluaenn ile göz göze geldim. Heykelin gözleri hareket ediyordu.

Elimde kıvrılan ıslak bir şeylerin varlığını hissedince korkarak heykeli bıraktım. Elimdeki heykel de canlanmıştı. Kadının üzerinde yılanlar dönüyordu. Midem bulanmaya başlamıştı. Kadın heykeli havada asılı duruyordu.

Diluaenn’in dönen gözleri durakladı ve kadın heykeline baktı. Suratı değişti, dudakları aşağıya ve yukarıya kıvrıldı, dişleri sertçe birbirine bastı. Ne geriye çekilebilmiş, ne de nefes alabilmiştim.

Kadının boynu uzadı bir yılan gibi çenesi açıldı ve tıslayarak Diluaenn’e doğru fırladı. Aynı anda Diluaenn’in Kılıç taşıyan kolu geriye doğru hareket etti. Sonra tersi yönde hızlanarak bir nara ile birlikte savurdu. Ben gözlerimi yumduğumda kılıcı bir şeyi paramparça etmişti.

Gözlerimi açtığımda yılanlardan geriye kan kaldığını ve kadın heykelinin kafasının koptuğunu görmüştüm. Ve Diluaenn bana doğru baktığında yere korkudan yığıldım.

Gözlerimi açtığımda sanki yıllardır uyuyordum. Yağmurun su birikintisine yaptığı gibi bir dalgalanma vardı etrafımda. Başım dönüyordu. Bir saniyeliğine gözlerimi kapatıp açtığımda, her şeyin değişmiş olduğunu fark ettim.

Altın renginin hakim olduğu ancak düşlerimde görebileceğim bir saraydaydım. Sesim çıkmıyordu. Şeffaflaşmıştım. Bir hayalet gibi hissediyordum.

Esmer güzel bir kadın vardı tam karşımda. Kadının suratı ve kıvırcık saçları çok tanıdıktı. Bir yatağa oturmuş düşünüyordu. Hemen yanında tombul bir bebek vardı. Her ikisi de dışarıdan bakınca mükemmel görünüyordu. Bebeğe daha dikkatli baktığımda kim olduğunu anladım. Omzunda kraliyet izi vardı. Kadının başında bir taç yoktu ama yanındaki bebek Diluaenn’di. Kadınsa ona çok benziyordu ve anladığım kadarıyla annesiydi.

Kadın çocuğu yatağa bıraktı ve yürüdü. Bir ses duymuştu. İpek çarşaflar içinde bebek huzurlu görünüyordu ama annesi olduğunu anladığım kadının keyfi kaçmıştı. Kadın balkona çıktı ben de onu takip ettim. Kimseyi göremedi ve içeriye doğru yöneldi.

Kadının dönmesiyle her şey çok hızlı gelişti. Karanlık maskeler takan üç kadar kişi belirdi. Nerede olduğunu bile görememiştim.

Gölgelere gizlenmiş birinin çocuğa uzanıp onu kaçırdığını ve annesini öldürdüğünü gördüğümde korkudan ağlamaya başladım. Bu kadarı bana fazla geliyordu. Hızlandırılmış bir korku filmini yaşıyordum ve katlanamıyordum.

Bebeğin ağladığını duyunca korkarak bakakaldım. Peşlerinden koştum. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu ama o bebeğin ağlayışı içimden bir şeyleri koparıyordu. Ağlayarak takip ettim onları. Aşağıya indik ve bahçenin orada durduk. Ben daha adım atamadan Searyn’i gördüm.

Bu anda her şey kafamda oturmaya başlamıştı.

Searyn çocuğu annesinden çalmıştı.

Diluaenn’in karanlık tarafının nedeni daha doğduğu gün annesinin öldürülmüş olmasıydı. Doğuştan kötü… Cevap buydu. Doğuşunda annesi öldürülen bir çocuktu… Yani aslında Diluaenn suçsuzdu.

Tekrar tekrar aynı cümle aklımdan geçiyordu, Searyn çocuğu annesinden çalmış, kadını öldürtmüştü.

“Annesiyle çocuğunu birleştirirsen cevabı bulacaksın…”

Etrafımda yeni şekiller belirmeye başlamıştı. Görüntüler aklıma akıyordu. Searyn’in korkunç bir anne olduğunu görüyordum. Diluaenn’i kendi oğlu gibi gösteren Searyn, çocuk tahta geçecek kadar büyüdüğünde tahtı ele geçirmeyi amaçlamıştı.

Diluaenn hiç anne sevgisi görmemiş, itilip kakılmış bir zavallıydı.

Nasıl ağladığına kendi gözlerimle şahit oluyordum.

İçinde biriken kine, çığlıklarına…

Annesi sandığı kadın tarafından defalarca tartaklandığını, aşağılandığını görüyordum.

Diluaenn tahta geçtiği gece Searyn onu boğdurmak için gelmişti. Bunu gördüğümde ise Diluaenn için ne kadar yanlış düşündüğümü anlamıştım. O berbat biri olmak istememişti. Ancak Searyn onu buna itmişti.

Olduğum yerde oturarak bunu düşünürken etrafımdaki her şey tekrar değişti. Kendimi bir anda tekrar soru salonunda buldum.

“Düşünmek için sınırlı vaktin var. Çıkabilirsin.” Diyordu hocam. Sanki zaman geriye sarılmış gibiydi. Dalıp gitmişim ve o anda saniyeler içinde bir rüya görmüşüm gibiydi.

Bekleme odasına ilerlediğimde konuşamıyordum bile. Bu sefer içeri girdiğimde oturan memuru görebilmiştim. Selam bile vermeden ilerledim ancak Diluaenn heykeline bakakaldım. Bir noktaya odaklanmış gibiydi. Baktığı yere korkarak da olsa baktığımda duvardaki gümüş yaldızlı, desenli aynaya baktığını fark ettim. Aynada baktığı yerse titreyerek yere düşmeme neden olmuştu

Diluaenn gülümsüyordu ve gözleri parlıyordu. Göz göze gelmiştik. Aynada açılı olarak baktığı şeyse bendim. Gözlerimin içine bakıyordu. Lanet olsun ki şu anda bu dev heykelle aramda sadece bir metre vardı. Kafamı istemsizce ona çevirdiğimde heykelin kafası da aynı anda bana döndü ve Diluaenn’in kahkahası yankılandı. Geriye dönemedim. Çivilenmiştim.

Dev heykelin kılıç taşıyan kolu gözlerimin önünde bir kez daha geriye doğru hareket etti. Sonra tersi yönde hızlanarak bir nara ile birlikte savurdu. Ben gözlerimi yumduğumda bir kez daha açamayacağımı biliyordum. Karanlığa merhaba derken, gün ışığına son kez veda ettim.

Son

Notlar,

Bu okuduğunuz garip öykü benim rüyam aslında. Tam olarak da rüyam böyle bitti. Çok hızlı geliştiğini biliyorum ama ben de bir şey anlamadan rüyam bitmişti. Rüya içinde rüya mı desem kabus mu bilmiyorum ^^ Ve gerçekte fizyoloji sözlüsünden sırf bacak bacak üstüne attığım için kovuluyordum.

30 Mart 2014 Pazar

Ruh bedene şekil verdi 19


Bölüm 19

Diğer rütbelileri adaylarını araştırmak ve kendi büyü tiplerinde en iyi eğitimciyi bulmak için dağılmışlardı. Dağılmaları zamandan kazanmak için mantıklı görünmüştü gözlerine. Aldıkları bilgileri toplayacaklardı. Zess civarın en uyanık tüccarı ile konuşacaktı. Bu sıralar çoktan ona ulaşmış olmalıydı. Rabi ise saklı büyüler konusunda hızlı bir son eğitim almak için korkulan savaşçılardan birine doğru yol alıyordu.

Saya meselesini de Amber ve Zess ona bırakmaya karar vermişlerdi. Kraliçenin askeri büyüsüne sahipti sonuçta, hiçbir silah tarafından kesilemezdi. Ancak o kızı gördüğü anda yerini, onlara büyülü haberleşme taşları aracılığıyla söyleyecekti. Kimsenin bir yabancıya güvenmesi söz konusu değildi.

Rabi en zor büyü sınıfına sahipti ve ay sonuna kadar mükemmel bir hale geleceği eğitimi yetişmeyebilirdi. Amaçları göz doldurucu bir şov yapacakları; yetenekleri öğrenmek, azalan zamanda daha iyi bir konuma gelebilmekti.

Bensura biter bitmez buluşacakları yeri belirlemişlerdi. Yeterince güçlü olduklarında, daha önce soruşturdukları en güçlü rütbeli adaylarını bulacaklardı. Kendi güçlerini kanıtlamadan hiçbir büyücü, en yakın arkadaşları olsa dahi bu teklifi kabul etmezdi. Rütbeli olmak ve kral kahinin karşısına çıkmak, kimsenin kolayca vereceği bir karar değildi. Buna kalkışmak için bir ahmağın cesareti gerekirdi.

Amber mırıldandı. Sadece bir sene… Ya her şey bitecek ya da…

Tırmandıkça nefesi yetersiz gelir oldu. Durmadan, dinlenmeden dağın tepesine doğru çıkıyordu. Sis görüşünü daraltıyor, teninde nemli bir soğuk olarak kalıyordu. Yeterince yukarıya çıktığında, onu zorlu bir inişin beklediğini biliyordu. Çıkardığı sese aldırmadan kırık dallara, yaş toprağa hızla basıyordu. Bazılarının korkudan yanına dahi uğramadığı Körhayıt Dağlarına tırmanıyordu.

Dağın çevrelediği ve sakladığı, bu mevsimde hiç kimsenin bilmediği buz tutan bir göl, gölün ortasında bir kara parçası bulunuyordu. Gölün bir ruhu olduğu efsanesine neden olan bu toprak parçası, suyun üzerinde sanki ona değmiyormuş gibi görünüyordü.

Bir bilge -ki kendisi bir zamanlar rütbeliydi- burada yaşardı. Sır gibi saklanmış dağın arkasındaydı ve kendini her şeyden soyutlamıştı.

Amber buraya daha önce de gelmişti. Oldukça küçüktü o zamanlar. Era gördüğü bir rüyayı yorumlatmak için uğramıştı. Göl üzerinde bir kayıkla gezintiye çıkmalarını öneren bilge, rüyasını orada yorumlamıştı.

Eranor rüyasında hançerlerin içinden geçtiğini ama hançerin onu öldürmediğini görmüştü. Bilge bunun onun için bir kurtuluş, ülkesi için bir umut olacağından bahsettiğinde Amber yaşayacaklarından habersizdi.

Kayık yol alırken Amber suya bakmak istemişti. Yaz aylarında bile üzerinde sis olan nehir çok korkutucuydu. Birden azizlerin yansımasını görerek irkilmiş, geriye çekilmişti. Bu göldeki saf büyü, dağın kalbinden gelirdi. Gerçeği bir ayna gibi yansıtırdı.

Amber azizlerin bilgeye bakarak selam verdiklerini gördüğü anda ne yapacağını şaşırmıştı. Eranor bilgenin neden selam verdiğini anlamayarak sorsa da bilge Amber’a göz kırparak, bir açıklamada bulunmadı. Era görmüyordu ama bilge gizlenen azizleri Amber gibi görebiliyordu.

Amber anıları bir kenara bırakarak, çıktığı dağın tepesinden inerken, manzaradan nefesi kesildi.

“Kusursuz! Tıpkı hatıralarımda olduğu gibi...”

Kırmızı ve pembe renklerde, yaprak dökmeyen ağaçlar tuttukları buzla gölün etrafında çevrelenmişlerdi. Koşmayı imkansız hale getirecek kadar sıktı. Amber geniş dalları olan birinin sırtına çıktı ve eğimli olmasından faydalanarak onun üzerinden, bir diğerine atladı. Yerdeki halinden daha hızlı ve daha dikkatliydi.

Buz tutan gölü yürüyerek de geçebileceğini biliyordu. Ancak buza dokunmadan ilerlemek istedi. Elleri ve ayaklarından yükselttiği hava ile saniyeler içerisinde uçar gibi ilerlemiş, toprağa adımını atmıştı.

Amber direnişçi mühür taşını, avucunun içine aldı. Taş ışıl ışıl yanarak işaret verdi. Amber hafifçe başını eğip, diğer eli göğsünde selam verir şekilde bekledi. Mühür taşının cevabı gecikmedi. Buz kadar soğuk bir renge sahip taş giderek artan bir ışıldamayla parladı. Selamına karşılık bulan Amber gülümsedi. İçeriye aldığı davetini, nazikçe kabul ettiğini gösterir şekilde ilerledi.

Bilge adam, toprak ve krem renklerine bürünmüştü. Kahve çizmeleri ve tertemiz kıyafetleri ile şıktı. Aile armasının bulunduğu ufak bir detay, sol göğsünün üzerine işlenmişti. Beyaz kırlangıç ve ortasında aile ismi… Kendini soyutlamış bir insan görünümünden çok kibar bir beyefendi gibi giyinmişti. Rütbeli geçmişinden dolayı böyle olduğunu düşündü Amber.

Hafif kır, kahverengini biraz griye bırakmış kısa kesilmiş saçları vardı. Kemikli ama ince olan burnu hafif kalkıktı. Mavi ile yeşil arası gözleri, ince renksiz dudakları vardı. Yüzü her gün kesilse de akşama uzayan sakallara sahip olduğunu gösteriyordu. Hiç yaşlanmamıştı. Amber geçen onca yılda değişen hiçbir şeyin olmadığından şüphelendi.

Gelen ikramları reddetmek kabalık olurdu, bu yüzden Amber bir süre sadece beklemek zorunda kaldı. Vakti daralıyordu ve acelesi olduğunu anlayan bilge konuştu. Her kelimesi tane tane ve anlaşılırdı.

“Tanıdığım hiçbir savaşçıya benzemiyorsun, onlar bu kadar ağır bir zırha sahip değillerdi. Yeni yetme bir direnişçinin, benden ve buradan haberi yoktur. Sadece gözlerin tanıdık...” diyen bilge gözlerinin içine doğrudan bakıyordu. Yüz kasları gevşedi, rahat bir gülümsemeyle konuşmasına devam etti.

“8 yaşında bir çocuğu hatırlattı gözlerin... Tıpkı onun gibi büyük bir kabullenmeyiş, bir arayış var sende. Aynı zamanda olması gereken ve olmuş her şeyi de kabul edebilecek bir yürek var. Sessiz görünmeye çalışan ama yıldızlar kadar parlak bir çocuk tanımıştım daha önce. Tabiatıyla gökteki ayı, yıldızı gölgede bırakan kız... Bildim seni, Eranor’un öğrencisi.”

Amber takdir ederce kafasını salladı. Çocukken sadece bir kez gelmişti ama o anı kafasına kazınmıştı. Yön bulma ve mekanları hatırlama konusunda üstün becerileri vardı ve bu sayede bu kadar gizli bir yeri kolaylıkla bulmuştu. Bilgenin hafızası ise daha şaşırtıcıydı. Bir kez gördüğü çocuğu aradan geçen yıllara rağmen tanımıştı. Bilgenin aksine Amber oldukça değişmişti.

Amber çayını yudumlarken ihtiyaç duyduğu huzuru hissetti. Bilge gözlerini dövmeleri üzerinde gezdirdi. Kolluklarına defalarca baktı. Amber kollukların içerisinde gizlenmiş hançerleri görebileceğinden şüphelendi. Şüphesinde de haklıydı, bilge görüyordu.

“Aradığın şey nedir? Zafere ulaştıracak bir tavsiye, yetenekli insanlar, düşmanların? Belki de hepsi… Ve hala gözlerin gölü merak ediyor gibi.”

Amber gözlerinden bu kadar şeyin okunmasına anlam veremedi. Asla bu adamın okuduğu gibi açık bir kitap değildi. Kısaca geliş amacını anlattı. Bilge sükûnetle onu dinledi daha sonra gidecekleri yeri gösterdi.

Bilgenin eşliğinde geniş bir alana çıktılar. Hemen ardına da kayığa yöneldi bilge. Amber şaşırmıştı. Donmuş bir gölde gezinti nasıl mümkündü? Düşüncesini duymuş gibi buz çatırdadı. Onlar geçtikçe buz eriyordu. Büyü kullanmıyordu bilge, herhangi bir çember, fırça darbesi ya da eski söz yoktu. Öyleyse bunu nasıl yapıyordu?

“Prensesin kendi atasıyla konuşmaya hakkı var.” Dedi bilge… Gölde ilerlediklerinde Amber dehşete kapıldı. Gölün ortasından içine doğru düştüler. Amber, durgunluğunu kaybederek bir şelaleye dönüşen suda kaybolduklarını düşündü.

Bilgenin sakinliği Amber’ı endişelerinden alıkoyamıyordu. Bir mağarada ilerlediklerinde karşısına birazdan saklı ormanın çıkacağını söyleseler Amber hayatta inanmazdı. Dağın ortası oyulmuş, devasa bir ormanlık alan oyuntunun içerisine yerleşmişti. Kayık sabitlendiğinde, Amber heyecan ve hayret içerisinde etrafına bakınıyordu.

Birbirinden farklı renklerdeki yüzlerce ağaçtan, minik altın kürelere benzeyen sular damlıyordu. Şelalenin eşlik ettiği bir nehircik ağaçların köklerinden süzülerek sert toprağı deliyor, göl ile birleşiyordu. Kristaller ve aydınlık ilginç ve ürkütücüydü. Serin bir rüzgar tüm tüylerini havaya kaldırdı. Amber sakin biri olarak bilinen bir kızdı ancak o bile tepki vermeden duramıyordu. Kalbine en yetenekli aşıkların en korkunç öykülerine konu olacak bir duygu seli doluyor, kalbini tüm bu duygular defalarca yıkıyordu.

Birazcık zayıf karakterli birisi daha adımını atar atmaz yere yığılır ya da delirerek etrafta bağırmaya başlardı. Öyle yoğun bir büyü vardı ki aklını kaybedebilirdi. Aldığı nefes ciğerlerine ağır geliyordu ama her defasında daha fazlasını çekmek istiyordu. O muhteşem manzara gözlerini çalıyordu.

“Burayı biliyorum!”

Amber bunu söylerken aklına akın eden düşünceleri savuşturdu. Rabi’nin anılarını istemeden görmüştü ve onun kahin tarafından neden bu kadar istendiğini bir kez daha anlamıştı. Vazgeçilen ile konuşmuştu Rabi… Peki neden ve nasıl derken iç çekti. Keşke daha fazlasını hatırlasaydım.

Amber Rabi’nin anılarının daha fazlasına erişmek istiyordu. Bir kere olmuştu değil mi? Aralarındaki bağ tartışılamazdı. Ancak hiçbir efsanede, Kraliçenin askeri büyüsüne sahip birinin bu kadar sessiz olduğu görülmemişti. Neden bu kadar kederle doluydu bu Rabi? Amber düşünmeyi bırakamadı ve aklında sorular ile yürümeye devam etti.

Bilge geride kalmıştı. Amber yavaş adımlar ile ilerlerken omzunun üzerinden ona baktı. Bilge işaret parmağı ile birkaç saniye ilerlemesini işaret etti. Ağzının kenarı dahi kıpırdamıyordu ama ustaca tavrı yeterince şeyi anlatıyordu: “Bir cevaba ulaşmak istiyorsan kendi çabalarınla tırman!” Genelde Era bu atasözünü şöyle tamamlardı: “ve benim başıma dert getirme!”. Bunu hatırlayıp gülümsedi ve gözlerini yedi yüz yıllık ağacın gövdesine dikti.

Devasa ağacın ortası oyuktu. Ağaç bir küçük bir han genişliğindeydi. Etrafında sarmaşıklar dolanıyordu. Amber eliyle girişi örten sarmaşıkları itecekti ki onlar kendiliğinden açıldı. Amber çamurda iz bırakarak, merakla içeriye doğru yöneldi. Ağacın içinde kabuklara gömülmüş küçük küçük ve bir sürü renkli kristal vardı ve yolunu aydınlatıyordu. O geçtikçe arkasındaki sönüyor, önündeki kristal aydınlanıyordu.

En sonunda aynaya ulaştığında karşısındakinin vazgeçilene ait olduğundan emin oldu. Oval, arkasından kristallerle desteklenmiş  şey, aynadan çok kenarları kırılmış bir cam parçasına benziyordu. Gözünün altındaki gözyaşı damlası sızladı. Sızı hafifledi ve damla izi parladı. Amber ona dokunduğunda ağladığını fark etti. Bu bilerek yaptığı bir şey değildi. Aynaya baktığında önce sadece kendi yansımasını gördü.

Elleri aynaya yöneldiğinde, beyaz bir parmak ellerini tuttu. Bir an korkuyla geriye çekilmek istedi ama ellerini tutan şeyin kalanı da biçim alınca hayretle bakakaldı. Krallığın gördüğü en güçlü prenses bir hayalet gibi karşısındaydı. Gümüşi bir güzellik olarak vazgeçilen karşısındaydı. Gözlerini bu hayaletten bir türlü alıp da konuşamadı Amber. Bilinci dalgalanacak kadar ağırlaştı havadaki büyü… Amber güçlüydü. Sıradan biri olmadığını kendine haykırdı ve ağzını açtı.

“Lütfen değerli prensesim… Sizin yeteneklerinize ihtiyacım var. Gerçekler ve doğru kararlar için size yalvarmaya geldim.”

Vazgeçilen ona doğru ilerledi. Amber diz çökmüş, saygı gösteriyordu. Eski prenses ellerini omzuna koydu ve onun doğrulmasına yardımcı oldu. Ellerini elleri arasına alarak doğrudan yüzüne baktı. Dudaklarından çıkan ses sakin çağlayanlar kadar doğa ile bütünleşmişti. Masallarda anlatılan huzuru, kadının her cümlesinde hissediyordu.

“Kralın en küçük evladı, hayran kaldığı, isim dahi verilemeden kollarından koparılan kızı…”

Kadın devam etti.

“Bir prenses hele ki senin kadar asil olanı, asla eğilmemeli ve asla yalvarmamalı.”

***

“Geus’un bariyerini nerede görsem tanırım. Ama onun öldüğüne gözlerim ile şahit olmasaydım buna imkan vermezdim. Demek öz oğluna öğretmediği hafıza büyüsünü bir başkasına öğretiyormuş.”

En Rounard soyunun en güçlülerinden Velint, bunları tükürür gibi suratında karışık bir ifade ile söylemişti. Sinirlenmişti. Velint, Zess’in her zaman ihtiyar diye seslendiği Geus’un büyük oğluydu ve Zess’in amcasıydı.

Azul ve isimsiz ona alay eden gözler ile bakıyorlardı. Velint tek tek yokladı akıllarını… Bir çıkış bulamadı. Her kim tamamladıysa bu büyüyü gerçekten sağlam bir büyücü olmalıydı. Velint farkında olmadan büyüyü yapana övgüler sıralıyordu. Gözlerinden tek bir görüntü yakalayamadı ve iki rütbeliyi büyük odada bırakarak ayrıldı. Geniş salona ulaştığında kahin onu bekliyordu.

Kahin mavi, işlemeli elbisesinin içerisinde geniş bir koltuğun üzerine kurulmuş, fal kartlarını önüne dizmişti. Eli ters çevrilmiş kartların derisi üzerinde geziniyordu. Etrafındaki taşlar mistik bir hava ile titreşiyorlardı. Salonda gümüş ve kırmızı renkler ağırlıktaydı. Velint diz çöktü, selam verdi. Kahin eliyle yer gösterdi.

“Anlat!”

“Büyü kendisinden korkmayan efendisinin önünde eğilmiş ve onun ateşinde kavrularak sertleşmiş, kemik bükenler kadar sağlamlaşmış. İki rütbeliyi bu hale getirdikleri için artık gerçekten de üzerinde düşünülmesi gereken düşmanlar olduklarından şüphem yok kralım.”

“Efsane ustalar ve direnişçiler… Sunak nehrinin mucize yağmurunu da durdurabilirler mi? Peki ondan sonsuza kadar saklanabilirler mi?”

Kahin bunu söylerken gülüyordu. Kendisine başkaldıracak bir gücü tahmin etmek şöyle dursun hayal bile edemiyordu. Velint onun kadar inançlı değildi ama susup bekliyordu. Kahin, Velint’in dudaklarının kenarındaki ifadeyi çözer çözmez, şahin kadar keskin gözlerini üzerinde sabitledi ve sordu.

“Bu suskunluğunun sebebi nedir illüzyonist?”

“Yere kanları karışmış yüz ülke şahidim olsun, Geus kadar güçlü birinin varlığından korkarım kralım.”

“Onu yenen birisi olarak korkuların yersiz…”

Kahin bunu söylerken eline tekrar mutlak ölüm kartı geldi. Sinirlendi ama bunu belli etmedi. Elleri kartı sıktı ve altın rengindeki çerçevesi olan kartı iyice büktü. Velint dikkat kesilmiş her hareketini izliyordu. Kartın anlamını biliyordu. Ancak kadere ve fala inancı zayıftı.

O ikinci en yaşlı rütbeliydi değil mi? Kendi babasına karşı çıkarak konumunu elde etmemiş miydi? Hatta kendi kardeşinin ölümüne neden olan biri neden korkardı ki? Öz kardeşinin zayıf noktasını ezbere bilen birisi için onu ve ailesini yok etmek çocuk oyuncağı olmuştu. Kendi ellerini bile sürmesi gerekmemişti. Ancak o gecenin sabahı Geus karşısına çıkarak ona meydan okumuştu. Babasından rütbeli seçimini kabul ettiği günden beri nefret etmiş, bu fırsatı ona ağır yaralar vererek değerlendirmişti.

Geus yani ihtiyar, onun rütbeli olmasını hiç kabul etmemişti. Bunu hainlikle değerlendirmiş olması babası ile aralarını açmış, Velint’in içinin kıskançlıkla dolmasına neden olmuştu. O zamanlar Geus’u öldürecek kadar güçlü değildi ama onu yenecek güçteydi. Artık daha da güçlenmişti. Rütbeli eğitimi, sunak nehrinin hediyeleri ile donatılmıştı. Daha kararlıydı. İhtiyar fırsat bulduğu halde onu öldürmemişti ve bu hatası onun yenik düşmesine neden olmuştu.

İhtiyar zayıf biriydi Velint’e göre. O kadar zayıf ki öldürmeden önce defalarca düşünecek birisiydi. Ancak kardeşinin soyundan birinin kurtulmayı başardığına dair söylentiler vardı. Zess isimli daha yirmili yaşlardaki çocuğun, kendisine rakip olacağına ihtimal vermiyordu. Bir yandan da ihtiyarın ona hafıza bariyerini öğretmiş olabileceği düşüncesi aklını kemiriyordu.

Hafıza bariyerini rütbeliler üzerinde bu kadar etkin kullanılması da onu şaşkınlığa iten diğer sebepti. Azul ve isimsizin kendilerinden önde yürüyen, aşırı özgüvenlerini kullanmayı bilen bir savaşçı… Umarım bunu yapan kişi ile kan bağım yoktur.

Velint kahinin planlarını dinleyerek salondan ayrıldı. Hafıza bariyerini yapan bariyerciyi bulmak için araştırmaya başladı.

23 Şubat 2014 Pazar

Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 18


Not: Bu yeterince uzun sanki ya :D part mart değil bu bölüm olmuş bence :D FİLLER ALERT!

Pencereyi birinin kapattığını duydu. Sonra serin bir el saçlarında gezinince gözlerini araladı. Hissettiği duyguların gerçekliği tüm ağır yüklerini alıyordu sanki. Yüzünde biraz gezinip, duraklayan eli, avucu ile yanağı arasına sıkıştırdı öylece bekledi. Sıkıca gözlerini kapadı, rüya olmaması için dua ederek bir süre durdu öylece. Era’nın konuştuğunu duyarak gözlerini açtı tekrar.

4 Şubat 2014 Salı

RBŞV'nin Bir Garip Öyküsü

Öykünün öyküsü mü olur demeyin! Olur gayet ve benim de canım sıkılıyor ne yapaydım?

Sadece sessizce bir sandalye çekin ve ak yazmalı (ak sakallı mı olaydım? Ak saçlı olabilir..ehehe neyse) ninenizin sözlerini dinleyin. Öykünün biyografisi :D ahaha storiyografi. Sahi var mı öyle bir şey :D
Bu hikaye RBŞV'nin garip öyküsü, başından gelenler geçenler...
Neden bunu yazma gereği duydum? Etrafımdaki insanların zaten yeteri kadar başını şişiriyorum. Aynı şeyi  daha ne kadar ses tonumu bile değiştirmeden söyleyeceğimi düşünerek, insaflı davranmak istedim.

17 Aralık 2013 Salı

Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 13



BÖLÜM 13


“Azul onu da koleksiyonuma katmak istiyorum.”

İri gözleriyle elma yanaklarıyla o kadar sevimliydi ki küçük kız, bunu söylerken amacı her ne kadar kötü olursa olsun komik bir hal alıyordu. Azul, küçük kıza somurtarak konuştu.

“Niye bu sınırların içerisine aldın bizi? Nasıl olsa ölecekler, hangisinden başladığının ne önemi var?”

Küçük kız, yanaklarını şişirmiş, dudaklarını büzmüştü. Sevimlilikten çatlayacak bir şekilde onu cevapladı.

“Efsane ustalar bunlar kadar güçsüz değiller. Hem kaçmalarını istemiyorum. Kumral ve kılıç senin... Eşitlenmiş olduk. İkiye iki... Önce bitiren kazanır.” dedi ve kafasını yana büktü, “Anlaştık mı?”.

Oyun oynuyor gibi kendi kafalarında eşleştirme yapıyorlardı. Rabi oldukça sakindi diğer ikisine nazaran. Amber, onlara bakarak iç çekti.

“Ne acı… Rütbelilerin böyle hilelere başvurduğunu bilmiyordum. İsminize yakışmadı bu tuzak.”

Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 12

BÖLÜM 12

“Efendim!”

Louis saatine uzunca bir süre bakan bilim adamına seslenmesi gerektiğini düşündü. Bensura’yı anlatacakken aniden duraksamasını anlayamamıştı.

Bir süre bilim adamı gözlerini neredeyse açık olduğu anlaşılmayacak şekilde bırakarak, saatten bahsetmişti. Bensura’yı sonraya ertelemenin daha yerinde olacağını, Louis’e değil de kendi kendine konuşur gibi mırıldanmıştı.

Louis ise evine varsa da o geceyi huzursuz olarak geçirmekle kalmamış, kâbusları ile uykusuna renk katmıştı. Gri veya siyah ağırlıkta renkler... Ürkütücü sarı renkteki tuhaf gözler...

Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 11


“Ne oldu?”

Zess yer dibi sarayına oldukça yakın bir şehirde iken, Rabi ve Amber’ın yanlarından kısa bir süre için ayrılmak istemişti. Yüzünü örtmek ve tanınmamak için kullandığı kumaş parçasını, hafifçe düzelten Zess, Rabi’nin sorusunu cevapladı.

“Siz gecikmeden saraya ulaşın. Önemsiz bir işim var. Geç kalmamaya çalışırım. “

Onlar saraya doğru yol alırken yüzü mükemmel hatlara sahip genç adam, demircinin evine gelmişti bile. Onu görünce gülümsedi demirci. Selamlaştılar ancak ağızlardan tek bir kelime çıkmadı. Hemen onu içeri alıp, sadece oturacağı yeri gösterdi. Beklemesini işaret etti. Hemen sonra da elinde çaylarla döndü.

Biraz utangaç bir şekilde kızıl çayı ikram ederken konuştu demirci.

“Kusuruma bakma... Çay koyu oldu. Ne zamandır yaprakların tadı yok.”

Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 10

BÖLÜM 10

“Louis bana on üç rakamı ile ilgili aklında olan şeyleri söyler misin?”

Louis aklındaki her şeyi sıralamaya başladı. Çoğu uğursuzluk ile ilgili şeylerdi. Kutsal kitaplardaki yerinden hurafelere kadar bir sürü şey sıralamıştı. Bilim adamı onu dinlerken sıkılmış olacak ki konuşmasını yarıda kesti.

“Bir şeyi unuttun Louis... Ay takvimlerinde üç yılın birisi on üç aydan oluşur. Çünkü bir sene bu takvimde, otuzar günlük on iki aydan oluşur ve bu durumda artan günler olacaktır. Artan günler üç yılda bir toplanıp ilave edilir. Üç yılın ortasında gelen bir lanet demiştik. Evet, şimdi aklında bir şeyler oturmaya başladı, değil mi? Bu ülkede de lanet senesi, on üç aylık olan senenin bitimiyle başlıyor. Uğursuz sene...”

Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 9

BÖLÜM 9


Kaldıkları hanın biraz uzağında temiz havayı içine çekmek istemişti. Biraz yalnız düşünmek ona iyi gelecekti. Oturduğu yerin yakınında beyaz beyaz tohumlanmış çiçeği görünce çocuk gibi sevindi.

Karahindibalar...

Bunları çok severdi Rabi. Eline aldı bir tane, küçük bir dilek tuttu ve üfledi. Beyaz tüyler havada uçuşurken aydınlanmak üzere olan gökyüzüne baktı. Sonra sol gözünün sızısını hissetti. Ağrıdan başı döndü. Aptal olduğunu düşündü. Amber ve Zess’ten uzaklaşmamalıydı. Kafasını iki elinin arasına aldı ve kendisinden geçti. Bir şarkı duyuyordu sadece... Yavaşça sesleri takiben görüntüler de üşüşüverdi gözünün önüne.

“Bunu susturamıyorum. Duyduğum hafifçe mırıldanan bir şarkı. Susmadıkça şiddetleniyor. Ne görüyorum ki?

Doğru ya oradaki... Saya...


Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 8

BÖLÜM 8

Asistan uçuk çıkmış dudağına aceleyle kremi sürerken, bir yandan da koşturuyordu. Doğru dürüst bir iki lokma bir şey bile yiyememişti. Sabahın köründe onu karşılayacak, kahve kokan acımasızın yanına geç kaldığı her bir dakikadan korkuyordu. Bir yandan da homurdanıyordu. “Sabahın altısı be adam! Bu saatte ne işim var benim? Güzel ya da büyük olmasına gerek yok, ufak bir kahvaltı için bile ölebilirim.”

Doğrusu bilim adamına öfkesi bir yana hayranlık duymaması da elinde değildi. Kendisine göre yaşlı olmasına rağmen o bilim adamı daima dinçti, dikkatliydi. Her zaman, hatta en kirli yerlere bile girse üzerinde tek bir toz olmadan, dahası kıyafetlerinin ütüsü bile bozulmadan çıkan biriydi. Zaman zaman aksi olsa da bazen sıcak davranmayı ve gönül almayı beceriyordu. Orta yaşlarda bu görünümde olması da ilginçti. Yanından ayırmadığı sigarası ve kırlaşmış saçlarına rağmen düzgün, dinç bir beden... Gençken epey gösterişli biri olmalıydı. “Genetik... Bazı insanlara, Tanrı fazla cömert oluyor “dedi asistan elinde olmadan.

“Efendim... Günaydın efendim.” Dedi nefes nefese.


Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 7

BÖLÜM 7

Amber han odasının penceresinden bakma gereği duydu gecenin bir yarısı. O güzel Çingene kızı neden kıskanmıştı? Düşüncelere dalmak üzereyken bir karaltı fark etti. Perdenin arkasına saklanmak istese de onun tarafından görünmüştü. Camın diğer tarafında kumral bir genç, uzaklara doğru yavaşça yürüyordu.

Yan odadan ise bir diğer gencin, feryadı andıran sesleri geliyordu. Rabi’nin hatırlaması acı veriyordu ona. Dengesiz bariyerler böyleydi, acıyı katbekat arttırırdı.

Geçmişiyle yüzleşemeyen iki genç... Hatırlamak sadece Rabi için zor değildi. Anılarını kaybetmek belki de daha kolaydır diye düşündü Amber. Adımları açık kahve saçlı gencin ilk defa çaresizdi. “Acaba ağlıyor musun Zess?”

Merak içini kemirdi Amber’in. Hatırladı onunla ilk tanıştığı günü. Ona ilk defa gülümsediği gündü o...


Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 6

6. Bölüm

Kahin bir gece daha aynı rüyayla uyandı. Aklında yeniden canlanan bir korku vardı. O kör velet! Öldüğünü sanıyordu. Sinirlendi. Nerdeyse yirmi yıldır iz sürenlerin göremediği, ölmüş sanılan kör çocuktan haber gelmişti. İz sürenler bu kadar yılın ardından, küllere tekrar dokunduklarında onu hissetmişlerdi. Baskına ondan habersiz gidilmiş ve başarısız olunmuştu. Bunları düşünüyordu, nasıl olup da onun sadece nadir zamanlarda göründüğünü düşünüyordu. Yerini bulmak için defalarca uğraşsa da onu bir türlü bulamıyordu.

Duvardaki ateş saatine baktı. Mumun bitmesine üç çizik kalmıştı. Sabah olmasına üç saat vardı.

Neden onu küçücükken oracıkta öldürmemişti ki? Neden o kadar yüksek bir büyü kullandığı halde o cılız çocuk ölmemişti?


Ruh Bedene Şekil Verdi Ekstra

-Amber'ın ağzından yazılmıştır-

En son hatırladığım şey azizenin hançerlerinin yeşil bir ışıkla dağılması olmuştu. Ve gümüşi yeşil, ustamın etrafında dönüyordu.

Yorgunluktan kısa bir süreliğine uyumuştum. Sabah olmasına birkaç saat ancak vardı. Ustam ile beni kurtaran efsane ustalardan dokuzuncunun seslerini duydum. Dokuzuncu neden gelmişti bilmiyordum. Her şey yolunda olmalıydı. Lodsları yenmiştik, öyle değil mi? Kapı aralığından onlara fark ettirmeden izlemeye başladım.

Dokuzuncunun her zamanki şefkat dolu ses tonu beni çekiyordu. Ancak çok ciddi bir şeyler konuşuyor gibiydiler. Sessizce dinledim.

“Demek kayıp varis ha? Bu durumda tahta aday hayatta olan iki kişi var.”

Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 5

Sigarasından bir nefes daha çeken bilim adamı endişeyle ilk yazıta bir kez daha baktı. Zavallı kadın... Vazgeçilen kadın... Kendini feda ettikleri, onun öğütlerini dinleyeceklerine, şeytanın diz çöktüğü sunak nehrine itaat ediyorlardı. Ve kendi günahlarıyla tekrar lanetleniyorlardı. Boş yere harcanmış bir hayat...

Mavi dumanlar başının üzerinden yükselirken, bir kez daha okudu kadının son sözlerini.

“ “Bu köyü korumak için feda edeceğim bedenimi ve ruhumu. Sizin günahınızı üstleneceğim.

Ancak parçalarım duracak burada. Hayat verecek başkalarına. Onlar ölene dek yaşayacaksınız sizler.

Her seferinde yeniden doğacak parçalarım... Bana hayatlarınızı borçlu olacaksınız... Gün gelince alacağım her kaybettiğim yaşamı sizden.”

Masumiyeti ve kaderi ağlattı gökyüzünü. Bembeyaz bir kar yağdı gökten. ”

Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 4

Bölüm 4

“Siz iki aptal tembelliğe devam edecek misiniz? Ama bana sorarsanız peşimizden gelenlerin niyeti pekte iyi değil.”

“İz sürenler...”

“Sabahtan beri huzursuzdum. Yolumuzu değiştirmemiz gereki-yor-” Amber sözünü güçlükle bitirdi, titremeye başlamıştı. Zess’in suratına gülümseme yayıldı. Aptal kelimesi... Rabi neden olduğunu bilmiyordu ama Zess oldu olası bu kelimeden nefret ederdi. Canı sıkıldığında yanındaki dostu ya da düşmanı olması hiç umurunda olmazdı.

Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 3

BÖLÜM 3

“Şimdi anlıyor musun Rabi? Onu koruyan şeyler gizleme mührüne sahip. Korkarım ki o köpek çok da küçük değil. Ve dahası orada sadece köpek yok.”

Rabi’nin sadece kafası karışmıştı. Zess bunu dedikten sonra yumuşak kumu işaret etti. Bir sürü ayak izi vardı. Rabi dehşete düşmüştü. Bu izler ve köpek hırlaması?

Kraliyet ailesini koruyan azizlerin gizlenebildiğini duymuştu. Varis tehlikedeyken ortaya çıkıyorlardı. Bu iz azizlere aitse, Amber bir gözyaşı olmalıydı. Kayıp varis bir gözyaşıydı çünkü. Ama Amber’ın simsiyah saçları vardı. Gözyaşı parıltısı da görememişti. Neler saçmalıyordu. Farklı bir çağırma büyüsü ya da gizli koruma büyülerinden biri olmalıydı. Zess, kıkırdadı. Rabi’ye hiçbir zaman bir şeyi tam olarak açıklamazdı zaten. Küçük bir eğlenceydi bu onun için.

Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 2

Bölüm 2
Rabi, o akşam bunun olabileceğini nereden bilebilirdi ki? İhtiyarın yanına vardıklarında abisini yanı başında buldu. Parçalanan etin sesini duydu ve o ihtiyarın yanı başında ölüşünü gördü.
Abisine baktı. Gözünde ilk defa korkusunu gördü onun. Baskına gelenler duyamıyordu, göremiyordu. İhtiyarın son bariyeri olmalıydı bu. Zess hızla yanına yaklaştı.

“Acele et! İhtiyarın bariyeri kırılmadan önce kaçmalıyız buradan”


Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 1

Bölüm 1

“Yazıtı yazanın adını bilmiyoruz. Kim olduğunu da hakeza... Bu yazıtta kendini feda eden bir kadından bahsediyordu. Ve dayanabileceği kadar dayanmasının sebebi yok olmak üzere olan bir krallık. Ama devamında onun hakkında daha fazla bir şey demiyor”

 “Neler yazıyor ki devamında?”

 “Çok eksik... Fazlasıyla zarar görmüş... Ama sağlam kalmış yerler, bir lanetten bahsediyor. Okumamı ister misin?”

Yanındaki gençten fısıltı gibi bir “evet” cevabı gelmişti. Bilim adamı ondan alacağı cevabı beklemek niyetinde değildi gerçi. Her zamanki gibi bakışları yazıtın okunması zor olan yerlerinde odaklanmıştı.

 Orta yaşları biraz geçmiş, yüzünde mutsuzluğunun kırışıkları artık belli olan bilim adamı, elini yavaşça yazıtta gezdirdi. Kalbine ilginç bir his doldu. Daha önce de her okuyuşunda içine oturan aynı o tuhaf his... Sadece bir kâhinin sözüyle öldürülen gözyaşı kadınlar... Ne acıydı. Okurken istemeden kanattığı dudağına elini dokundurdu ve yazıtı tercüme etmeye devam etti.

 “Atalarımın yaptığı büyük bir suç üzerine lanetlendik bizler ve bizden doğanlar. Hepimizin gözlerine keder, etine acı, nefesine kül çekildi. Toplu ölümler 110 yıl sürdü. Sonra bir bilgenin verdiği isimle gümüş gözyaşı denilen, bir beyaz saçlı kadın daha doğdu bir köyde. Adı gibiydi keder dolu öyküsü, arkasından yakılan ağıt gibiydi.

 Onun ölüm yılı dolunca nedense lanet onu yok edemedi. Ancak ölümlerin sürmesi üzerine bir kâhin geldi o köye ve tüm laneti durdurmanın yolunun bu beyaz kadını öldürmek olduğunu söyledi.

 Tüm krallık buna inanmış gibiydi. Hâlbuki kraliyet ailesinde de beyaz kadın çoktu.

 Onu gökyüzünün tunçtan bir renk aldığı akşamda yaktık. Renk ayının 16sı Cuma gecesi. O yanarken kâhine yaklaşarak ağabeyim gördüğü rüyasını anlattı.

 Rüyasında onun yanmasını izleyen herkes kör oluyordu. Kâhin ve tüm köy onu orda bırakarak ayrıldık ve ertesi sabah halen daha ateşin yandığını hayretle gördük.

 Ateş tam 3 gün 3 gece durmadan yandı. Nefesimiz dumana alıştı. Ancak lanet durmadı. Aralıksız devam etti ve krallıkta 37 yaşına gelen herkes ölmeye başladı. Ölümlerden artık bezsek de gidemezdik hiçbir yere. Lanet devam edecekti.

 Kâhin belirdi bir başka gece ve dedi ki “Gözyaşları var bu ülkede. Eğer ki onlar giderse, eğer ki onlar ölürse bitecek bu işkence.”

 Herkes inandı onun masalsı sözüne. Bilgeler bile inanmak istedi, güneş kâhine.

Umut nefreti doğurdu, kâhin çalgısını eline aldı. Atalarımızın yazgısıydı. Bu ülkedekiler dışarı çıkamazdı. Sözler söylemişti. İşlenen günah üzerine burada neslimiz devam etmiş ve ölüm süregelmişti.

 Anlattı bize atalarımızın günahını kâhin elinde çalgısı. Derdimize derman olamasa da bu dindirdi bir müddet sızımızı.

 Krallıkta ona inananlar ve beyazları gördüğünü iddia edenler de arttıkça arttı.

 Her ev komşusundan bahsetti... Denildi ki,

 “Onlar laneti yayanlar. Onlar lanetin üzerimizde durmasının sebebi. Onlar sakladı beyaz kadını”

 Ve böylece inanış devam etti. Her yerde gözyaşı kadınlar arandı. Arandıkça bulundu, bulundukça öldürüldü. Ancak lanet son bulmadı. Güz yılları geldiğinde 16 aylıklar ölmeye başladı. Gecem yılları geldiğinde 7 yaşındaki çocuklara geçti lanet. Ve bu böyle devam etti. Her vakit geçtiğinde başka bir yaştaydı ve o yaşı kasıp kavurmaya başladı.

 Ansızın kâhin yeniden çıkageldi. Seher yılları yakındı ve havalar ısınmaktaydı. 25 yaşındalar öldü ki güney kapısını koruyan 6 muhafız da o yaştaydı. Ancak onların sadece beşi öldü.

 Kâhin dedi:

 “Güneyin altıncı muhafızı... Yalan söyledi”

 Şehirdekiler merakla baktığında saçları kazınmış muhafızın maskesinin altında beyaz kadın olduğunu gördü. Sol gözünün altında sakladığı gözyaşı izi vardı. Onu da yakmak için...”

 “Sonrası? Sonrasında ne yazıyor”

 “Üzgünüm buradan sonrasını okuyamıyorum. Başım çok... Çok ağrıyor...”

 “İyi misin?”


-Yazıtın geçtiği tarihten yaklaşık 10 yıl sonrası-

 Ölümün ruhları tutsak ettiği bir gecede öldürme arzusuna sahip iki genç, kuzeyin güçlü muhafızlarından birini acımasız bir tuzakla yakalamışlardı. Ancak kadın çok güçlüydü ve gençlerin eğlencesi sönmüştü.

“Madem eğlenemiyoruz o halde daha sıkıcı bir yoldan öldürelim”

Bunu diyen zalim olanı, elini alnına dokundurdu. Muhafız gülümsemeye başladı. İki genç de ne gördüğünü biliyordu.

 “Onun elinden ölmek. Bu benim için oldukça güzel bir hediye. Onun bana bakışları her zaman ölümü hissetmeme sebep olmuştu.

 Ama şimdi...

 Hayır... Hayır, bu istediğim bir şey değil. Ona sarılmak istiyorum ama...”

 Gerçek bu kadar acıydı işte. Kendilerini öldürürken hep düşündükleri dramatik bir sahne ve her zaman aynı düşünce... Sevdiklerinin elinde ölüyormuşsun hissi. Bu çok acımasız bir illüzyondu. Etkilenen kişinin kendini kendi silahıyla öldürmesini sağlayan acımasız illüzyon... Zess’in yeteneği... Sağ elinin işaret parmağını alnından çeken Zess, kardeşine yönelerek konuştu.

 “Onu izlesene... Melek kanatlarındaki kanla o muazzam gücünün silinişini.”

 “Bunu izlemekten nefret ediyorum!” diyerek cevaplayan Rabi'nin yüzünde ilginç bir ifade belirmişti. Zess sarıgözlerini kısarak sordu.

 “Acımıyorsun değil mi?”

 “Bu acıyı tatmasına gerek yoktu. O zaten ölmüştü.”

 “Herkes mutlu bir ölümü hak eder değil mi? Nihayet o da can verdi” açık kahve saçlarına kardeşi dikkatle bakarken sözlerine devam etti “Cesedinin çok güzel görüneceğini biliyordum”

 Rabi ona bakmaktan kendini alamadı. Sapsarı gözleri vardı. İnsanı ürkütecek gözleri artık daha korkunçtu. Lanetin sona ermesi için gerekeni biliyordu. Gözyaşlarının kandamlasına döndüğü kadınlar ölmeliydi. Yine de bu onu tiksindiriyordu. Tek suçları saç renkleri olan kadınlar...

 O gece kaçırdıkları kızla eğlenmek de istemişti yaşça büyük olanı. Sadece lekelenmiş gözyaşı olduğu duyulan muhafız... Kuzeyin üç kapısından birini koruyordu. İkisinin elinde parçalanırken ona da aynı illüzyonla kendini öldürmesini sağlamıştı. Daha genç olanı ise kirlenmemek için kapatmıştı kalbini. Göz yumuyordu. Yummasa başına gelebilecekleri düşünerek...

 Önceden sahte bile olsa bir gülümseme taşırdı suratında ancak yaşlı adam ona bu görevi verdiğinden beri vazgeçmişti bu duygudan. İnsanlar... Böcek sürüsü. Kestane rengi saçlarına sol elini geçirerek masa başında düşündü Rabi. Korkuyor muydu gerçekten Zess’ten bu kadar? Ona ne yapabilirdi ki? Kendisi hiç sevmemişti bu illüzyon onda etkisizdi. Hiç bir akrabası da yoktu. Kendini bildi bileli yanında olan ancak onla hiç konuşmayan o zalim vardı hep yanında. Ağabey diyordu ona. Sadece kim olduğunu bilmediğinden kullandığı bir saygı ifadesi...

 Bir insan yanan bir öfkenin ateşi içine çekerse zamanla o da kararır. Artık duygusuzlaşıyordu. Tek hatırladığı bir kadının yüzüydü ve onu masum tutuyordu. Bir ses ona fısıldıyordu “Neyin doğru olduğunu hissediyorsan onu yapmalısın” ve o kadını arayacaktı. Kimdi neydi bilmiyordu ama o kadını son güneş doğana dek bulacaktı. Ve o güneş kendi cesedinin üstüne doğuyor olsa bile. Ve o gece kendi cesedini ve o kadının kanlı elini gördü rüyasında. Tıpkı verdiği sözdeki gibi... Son güneşin kanla ıslanmış elinde yansımasını gördü.

 “Ne tuhaf rüyaydı. Bu sesler de neyin nesi?”


 Rabi, o akşam bunun olabileceğini nereden bilebilirdi ki? İhtiyarın yanına vardıklarında abisini yanı başında buldu. Parçalanan etin sesini duydu ve o ihtiyarın yanı başında ölüşünü gördü.

8 Aralık 2013 Pazar

Heyy :)

Yani bu blogu da yayınladıktan bir ay sonra silmiştim. Sonra biraz gezindikten sonra, tabi bunda sınav haftamın da verdiği bir psikoloji de var. Hmm ne diyordum işte dedim tekrar açayım blogu.
Neyse fantastik edebiyatta peöffe nickli yazar, tff de fervor mei sanguis... Heh işte o benim.
Niye peöffe? Bu kadar dandik isim mi olur demeyin. İsim konusunda hep zorlanmışımdır zaten. Sebep şu.. İlk olarak zerre anlamam net zımbırtılarından. Im not assian! Bir de ilk kuklama verdiğim isim oydu. İkincisinin adı Hüsnü. Kuklaları çok seviyorum. Köfteyi andırıyor ve nedense ben bunu sevimli buluyorum.
Geri döndüm. Bu sefer salakça da olsa yazmaya devam edeceğim. Çünkü kabul edelim hepimiz aynıyız. Gözlerimizin görebildiği alan sadece yaşadıklarımızdan şekilleniyor. Haliyle rezil olmamak için elimden geleni yapsam da sonuç aynı olacak. Bir yerde ipin ucu kaçacak ve Bum! Aynı şekilde yazıyor ve deniyor olmak benim dünyamın bir parçası haline gelirse kendimi geliştirebilirim.