21 Ağustos 2014 Perşembe

Ruh Bedene Şekil Verdi 23

Bölüm notu,
Bu bölümü yazarken kendimi çok kötü hissediyordum. Bölüme de yansımış olabilir. Eksikleri var ama daha düzenleyecek zamanım yok. Bitirdikten sonra düzenleyeceğim mutlaka bu bölümü de. RBŞV de bu bölümün özel adı var. Ve ayrıca diğer ekstrayı da yazdım, tamamen Hisuar yani vazgeçilen odaklı oldu. Amber'ın onunla ilgili görüşlerine yer verdiğim bir ekstraydı ancak istediğim kelime sayısına (yaklaşık 1K) ulaşamadığı için başka zamana erteledim.

Bölüm 23: Vazgeçilenin Yok Oluşu

Solgun mutlulukların ardına saklanan insanlar birer birer ölüyor, öldürülüyordu. Tüm gözler tek bir kişinin üzerinde dururken, o kişi var gücüyle çalışıyor ve eksiklerini kapatıyordu.

Zaman Amber’ın iyimser düşüncelerinden bile daha azdı. Birer birer sıralanan adımlar giderek hızlanıyordu. Bir umuda uzanan hayaller, dayanacak güç verirken ansızın gelen darbelerde yıkılmamak için direniyordu. Sınır boylarını bile kısa zamanda gezmişti. Casusları ile konuşmuştu. Her türlü hazırlığı yapıyordu.

Dinlenmeksizin devam ettiği çalışmalara gücü kalmamıştı. Gözleri sulanıyordu, her gün baş ağrısı tekrar geliyordu. Kendini tutamayıp ağlama krizlerine giriyordu. Bu bir çeşit kabullenişti bu. Tükenmekti. Her sabahı, kusarak geçirmeye başlamıştı. Belki başka biri olsaydı anlatan kişinin tam olarak diyeceği şeyler bunlardı. Ancak işte bunlar, o kızın asla yapmayacağı ve hatta böyle birini gördüğü anda küçümseyeceği şeylerdi. Kabullenmek, kendini yıpratmak, gerginlikten oluşan baş ağrıları ile kendini kandırmak, endişeyle ve karamsarlıkla bedenine eziyet etmek…

Amber kabullense bile asla kendine bu şekilde uzun süre eziyet etmezdi. Amber kendine başka şekillerde eziyet ederdi. Mükemmel olana kadar çabalamak gibi…

Bilgenin gördüğü şey kızın gücünün çabuk tükeniyor oluşuydu. Ancak anladığı kadarıyla, bu durum onun güçsüzlüğünden kaynaklanmıyordu.

Daha yakından incelediğinde ve üçüncü ustanın hisseden tanrı büyüsü sayesinde, kızın aşırılığa varan mükemmeliyetçiliğinin yüzünden bunun ortaya çıktığını anlamışlardı.

Amber hiçbir büyüde hata yapmıyordu çünkü. En zor ve karmaşık büyülerde bile ilk seferde tam olarak yapıyordu. İdareli kullanmak yerine var gücüyle çabalıyordu. Bu küçüklüğünden kalma bir alışkanlıktı.

Amber, Era’yı annesi gibi gördüğü kadar, onun hayranıydı da. Küçüklüğünde de bu yüzden her büyüyü tam ve doğru şekilde yaparak ustasının onayını almak istemişti. Bu, basit bir akış yoluna, haddinden fazla güç yüklenmesiyle sonuçlanıyordu. Ve Amber her seferinde farkında olmadan kendi büyü sınırlarına ve bedenine zarar veriyordu. Güçlü büyülerde kızın bedeninde ufak çatlaklar meydana geliyordu. Büyünün tedavi edici etkisi yüzünden etrafındaki aura daha fark edilmeden, bu çatlakları kapatıyordu.

Bunun iyi bir etkisi de olmuştu. Büyünün bedenine bu çatlaklardan defalarca sızması kızın büyü ile bütünleşmesine de neden oluyordu. Belki zor ve sancılı olacaktı. Hatta Amber’ın kendini parçalaması gerekecekti ama nihayetinde artık büyü sınırları ile bir sorunu kalmayacaktı.

Bu noktada bilge işleri Amber için zorlaştırarak büyüyle birleşmesini kolaylaştırıyordu. Bilezikler ve birkaç mühür büyüsü… Bileklerine taktığı bariyer bilezikleri büyünün çıkışını kısıtlıyordu. Mühür büyüleri kızın bedeninin bu ağır tempoda yıpranmasını önlüyordu.

Amber görünüm değiştiren rakibine karşı element bedenleyerek saldırıyor, geceleri hırsla uyuyordu. Şimdiye kadar yüzlerce mühür tekniğini denemişti. Ancak kendine has bir tekniğe sahip değildi. Her an aklında olan kazanma duygusu sabahları erkenden kalkıp onu hazırlıyordu. Sabah çalışmaları tüm hızıyla sürerken, öğleden sonra casuslarından gelen haberleri takip ediyor ve bir hedef çiziyordu.

Aslında mantık basitti. Seçmen meclisinin toplanmasına sebep olması yeterliydi. Seçmen meclisi, rütbelileri soylu aileler arasından seçen guruptu. Kendi kütüphanelerine sahip, inanılmaz boyutlarda tarih araştırması yapan büyücülerdi. Birkaçı da gizli bir şekilde, Yerdibi Sarayının güçlü kaynaklarını meydana getiriyordu.

Dev arenada, seçmen meclisi toplanmaya değer bulursa bir karşılaşma düzenlenecekti. Amber ve rütbelileri, Kahin ve rütbeliler ile karşı karşıya gelecekti. Tek bir rütbeli eksik olduğunda Amber mağlup olacak ve gözden düşmüş sayılacaktı.

Amber’ın azizleri tek başına seçmenlerin toplanması için yeterli değildi. Amber kendisi kadar güveneceği insanları toplamak zorundaydı. Bu konuda zamansızlık en büyük düşmanı olmuştu. Ancak üçüncü ile yaptığı konuşma gözlerinin önünden gitmiyordu.

Amber saraya çağrılıp kısa bir ziyaret yapmak zorunda kalmıştı. Acil çağrının nedenini öğrenmek için gittiğindeyse kendisini bekleyen ustaları görerek bir kez daha şaşırmıştı. Duygularını gizlemede başarılı biri olduğu için de sessiz kalmış, beklemişti.

Üçüncü kısa bir selamlaşmanın ardından hemen konuya geçerek sudan bir ayna oluşturmuştu. Üzerinde ise altı tane insanın görüntüsü belirmişti. Eksik rütbeli sayısı kadar insanı görünce Amber daha konuşma başlamadan neden bahsettiklerini anlamıştı. Çünkü böyle bir şeyi bekliyordu.

Görüntülerdeki insanlar nedense yabancı gelmiyordu. Hatta Nita’yı ve Sreren’i görür görmez tanımıştı. Anjaya’yla karşılaştığından emindi. Ziguic ve Jamahe… İsimlerini bile ilk kez duyuyor gibiydi. Faye ise tartışmanın bile zor olacağı bir tipe benziyordu.

“Onları hatırladın mı?”

Amber aklına Nita gelince hafifçe kıkırdayarak başladı konuşmaya.

“Nita’yı bilmeyen yoktur sanırım. Sreren’i ise çocukluğumdan beri tanırım. Birlikte adım attık buraya. Onun da benim gibi gelene kadar kimsesi yoktu. Soğuk görünen ancak bir anda parlayan, tahmin edilmesi zor biriydi.”

“Hayır. Hepsiyle karşılaştın. Onları seçmemizin ve de her gittiğin görevin bir nedeni vardı.”

Üçüncü usta teker teker görüntülere dokundu.

“O elini ilk tuttuğun günü aklından bir kez bile çıkartmadı. Demir meydandaki yangını hatırlıyor musun?

O senin büyük bir hayranın. Şimdiye kadar hiç fark etmeden onun gözünde çoktan büyüdün bile.

Bu ikisinin hayatını kurtardığından haberin yoktu değil mi?”

“Anjaya… Onun benden nefret ettiğinden eminim. Öğrenci sınavlarında onu çok kötü yenmiştim.”

“Yine de yaraları iyileşene kadar yanında bekledin. O bunu unutmadı emin olabilirsin.”

“Anıları ve zihinleri de mi görebiliyorsunuz?”

“Canlı olan her şeyi…”

Amber hatırladıkça gülümsüyordu. Bu muhabbetin devamında üçüncü ve ihtiyarın atışmalarına tanıklık etmişti çünkü. Doğrusu efsanevi ustalar birbirinden çok farklı insanlardı. Bir araya geldiklerinde o farklılıklarını geriye itmiş sapasağlam bağları, renkli konuşmaları ve zeki hesapları onları Amber’a daha da sevdiriyordu.

Ziyareti kısa tutmuştu Amber ve biran önce çalışma alanı olarak saydığı alana geri dönmüştü. Ancak tek başına değil, Eranor ve Rabi ile geri dönmüştü.

Beklemediği şey ise Zess’in eğitiminin ortasında yanına gelmek istemesiydi. Onların eşliğinde, Rabi bir arabaya bindirilmişti. Beyaz atlarda taşınmıştı buraya. Era ve Zess gelene kadar, şüphelendiği herkesi ayrım yapmaksızın öldürmüştü.

Eranor hasretle sarıldığı kızının zırhının altındaki bedeninde derin yaralar olduğunu daha uzaktan sezmişti. Bunu görür görmez fark eden tek kişi o değildi. Zess endişesini gizleyerek sordu.

“Eğitimin çok mu zor?”

“Olması gereken kadar, fazla değil. Sen neden geldin?”

“Tanıklık etmek istediğim bir an var, prenses.”

Amber, Rabi’nin tanınmaz hale geldiğini gördüğünde dipsiz bir karanlığa gömülmüştü. Her zamanki gibi ruh halini çabucak toparlamıştı. Amber her zaman duyguların birbirine dönüşmesinin elinde olduğuna inanırdı.

Amber ve bilge Rabi’yi de alarak nehre doğru yolculuklarına başladığında arkalarında Eranor ve Zess kalmıştı. Eranor Zess’e dönerek yılların eskittiği ses tonunda belirgin bir emir ile sormuştu.

“Gerçek nedenin ne?”

Zess geçiştirse de bu kadının asla inanmayacağını biliyordu. Açık konuşmak istedi. Amber’ı kastederek konuşmaya başladı.

“Onun ne halde olduğunu gördün. Büyü çoktan ruhunda delikler açmış. Bedeninden ruhun çıkarak tekrar şekil vermesi gerek. Belki hiç uyanmayacağı bir şekilde gömülecek. Ve o anda elimden bir şey gelirse yanında olmak istiyorum. Gerekirse yanında gömülerek, gerekirse ölerek…”

Eranor, Zess’in dikkatine hayret ederek bu ihtimali kafasında tartmış ve gerçek olduğu kanısına ulaşmıştı. Bu ise öfkelenmesine neden olmuştu. Bu kadar güçlü bir kadının öfkesi etrafındaki auradan bile hissediliyordu.

“Ruhun balçıkla arındırılması… Günyüzüne ilk bakış… Tekrar doğum büyüsü… Buna cesaret edeceğini bilseydim asla izin vermezdim. Kızımın kendine hiç acıması yok.”

Zess’in gözleri buza dönerken nefese dönen düşünceli bir ses çıktı diliyle dişinin arasından.

“Evet, yok. Bu yüzden o bu kadar çabalarken yanında olmaktan memnunum. Belki de kendi efendime âşık oldum.”

Zess kendisine ilk defa itiraf etmişti. İlk defa artık onu eskisi gibi göremeyeceğinden emin olmuştu. En çok kızıp en çok küçümsediği kızın gözünün önünde büyüyerek, kendi yapamadıklarını o kızın yapması gözünde onu ilahlaştırıyordu.

Bu durum yine de kuralı değiştirmiyordu. Zess hiçbir zaman ilk seven olmamıştı. İlk başlarda kızın gözbebeklerinin irileşmesini hayranlığına bağlamıştı. Ancak yine de davranışlarını sorgularken, kendini onu düşünürken bulmuştu. Basitçe kabul etmesi zamanını çalmıştı. Kural aynıydı, ilk seven kendisi değildi. Tahminlerinde nedense yanılmak istiyordu. Rütbelisine âşık bir prensesi halk nasıl bulurdu?

Aynı anda Amber, Rabi ve bilge Hisuar’ın yanına gelmişlerdi. Muhteşem manzara veren kristaller ve su damlaları etrafta başka bir görsel oluşturuyordu o gün. Ağaçların yaprakları yavaşça renginden arınmış, saflıkla parlar olmuşlardı. Lekesiz yeşilin en hoş tonlarıyla yanan kırmızı çiçeklerin yaprakları birbirine karışmıştı. Altın rengi su damlacıkları bu yapraklar arasında dans ediyordu.

Donmuş kristalin ardında prenses kendi kendine gülümsüyordu. Amber onun önceden gözlerinden her şeyi öğrendiğinin farkındaydı. Ancak izin isteyerek birer birer durumu anlattı.

Hisuar tek kelime bile etmedi. Yüzlerce bariyere sarılmış cesede dokundu. Küpelere tutunan cılız ruhu hissetti Hisuar. Birer birer açtı bariyerleri. Rabi’nin mühürlere, bariyerlere sarılı yüzünü ellerinin arasına aldı. Rabi’nin halini gördüğünde üzüldü. Üzüntüsü çok şey anlatıyordu. Rabi’nin bir daha dönemeyeceğini anlatıyordu ancak bunu sadece bilge çözebilmişti Hisuar’ın yüzünden.

“Bu seninle son görüşmemiz olacak sanırım prenses. İstediğim huzura kavuşabileceğim diye umuyorum.”

Amber’ın alandan uzaklaşmasını rica etti. Rabi’nin iyileşmesi küçük bir ihtimaldi. Eğer ki iyileşirse bilge onu nehirden çıkartacaktı. Ancak iyileşemezse iki ruh da parçalanacaktı ve Amber bir gözyaşı olarak Hisuar öldüğünde büyük bir acı hissedecekti. Hisuar bilgi küresi uzattı Amber’a. Daha önce rütbeliler ile karşılaşmış tüm gözyaşlarının anılarının toplandığı bu muhteşem küreyi de alarak uzaklaştı Amber. Son kez karşısında durup saygıda bulundu. Ve onu hep hatırlayacağına söz verdi Amber. Hisuar da onun önünde diz çökerek, bir kraliçeymiş gibi saygı gösterdi.

“Başarın için gittiğim gökyüzünde sana dua ediyor olacağım.”

Amber gitmek için iki kayıktan birine doğru adım atsa da yürüyemedi. Ağlamasına engel olamıyordu. Duygular değişebilirdi ama bu acı kadar güçlü hiçbir duygu yoktu. Amber asla birini ölümün kollarına atıp da huzurla gidemezdi. Kollarına sildi gözyaşlarını. Derin bir nefes alıp toparladı kendini. Hızla geriye döndü.

“Yalvarırım size yardım etmeme izin verin! Ben varisim… Mutlaka yapacağım, elimden gelen bir şey olmalı. Lütfen izin verin…”

Amber'ın ısrarlı konuşmasına Hisuar kahkahalar ile karşılık verdi. Hüzün dolu kahkahalardı bunlar. Gözleri yaşlıydı.

"Biliyordum senin bu karakterini... Ama sadece itiraf etmek istememiştim sana. Artık mecburum sanırım."

Hisuar, Amber'a sıkı sıkı sarıldı. Sonra geriye dönerek devam etti konuşmaya.

“Beni ölüme terk ettiğini mi düşünüyorsun varis? Ben intihar ediyorum! Korkma ve yürü ardına bakmaksızın. Bu ölümü ben istedim çünkü artık ardımda ülkemi emanet edeceğim birisini bırakıyorum. Ülkeme en güzel bakacak ve onu kurtaracak birisini… Ve ben senin sandığın kadar saf ve temiz hiç olmadım prenses.”

Amber bu sözlerin ne demek olduğundan habersiz bir şekilde konuşmaya başladı. Israrcılığı ses tonundan anlaşılıyordu.

“Beni ikna etmeye çalışmayın. Acıya katlanırım! Daha kötülerine katlandım.”

“Bunların hepsinin sebebi de bir yerde bendim. Saçlarının beyazını isteyerek mi verdim sanıyorsun?”

Hisuar anlatmaya başladı Amber’a. Tek bir sır olmaksızın söyledi gerçekleri. Kendisinden nefret etmesi gerektiğini söyledi.

Uzun zaman önce gerçekte vazgeçilen, kraliçe olduğunda rütbelisiyle evlenmişti. Lodsların saldırısında yara alarak mağlubiyetle dönen rütbelisinin adı Güneş’ti. Sonradan Dulkadınlar adını alacak şehrin kapısına kadar gelmişti Droular.

Güneş ise ağır yaralarıyla bayıltılarak getirtilmişti. En yakın dostu Enki öldükten sonra Güneş’in sözü vardı savaşmaya. Sözünü tutmamasının nedeniyse kendi karısıydı. Onun bayıltılması emrini veren ve bununla ona ihanet eden kendi sevdiceğiydi.

Vazgeçilen onun o halini görünce kendi karşı çıktığı büyüye izin vermişti. Güçlü büyücülerle yıkılan sunağı tekrar inşa ettirmişti. Etrafını saran büyücülere kendi ruhunu sunmak istemişti Hisuar. Bu sayede Tanrılar onu adak olarak alacak ve belki de ülkesine yardım edecekti. Bu yüzden adı vazgeçilen olmuştu ya.

Ancak tören sırasında Güneş uyanmış ve alana koşmuştu. O parçalanan bedeni görünce bağırarak sözünü hatırlatmıştı Hisuar’a. İkisinin beraber ölmeye sözü vardı. Güneş ona sarıldığında Hisuar onu atmaya çalışmış, aklına gelen her türlü yalanı söylemişti. Güneş gitmemişti.

İki beden de ruha dönüşmüştü. Sunak nehrine gelen şeyse tanrı değil iblis olmuştu. İki ruh sözlerini tutup ölmeden iblis nehirden çıkamaz olmuştu. Mühür bu şekilde vurulmuştu. Güneş sevdiğini nehrin iblisi dokunmasın diye oradan uzaklara atmıştı. Kendisi ise hapsolmuştu.

İblis, Dünya’ya gerçek kötülüğün ne olduğunu sunacak kadar güçlendiğinde, çıkmak ve kurtulmak istemişti. Yıllarca denemişti. Güneş’in tüm hafızasını silmişti. Bir başka bedenin içine hapsetmiş, ruhunu yeniden uyandırmıştı. Onun ruhunun Hisuar ile olan bağlarını kullanmış, onun gözleriyle görmüştü. Tüm varis adaylarını, tüm gerçekten ona karşı çıkacak kadar akıllı olanları Hisuar’ın gücü ile işaretlemişti.

O beyaz saçlar Hisuar’ın hediyesi değil, iblisin işaretiydi. Hisuar ise işaretlenen tüm kadınları korumak için çaba sarf etmişti. Bildiği her şeyin birer birer yanlış olduğunu öğrenmek ve buna katlanmak Amber için bile zordu.

Kendisinin özel olarak korunduğunu öğrenmişti. Yerdibi sarayının her hareketini bu sayede öğrenir olmuştu iblis. Hafızasız olarak yeniden bir bedende doğan Güneş’in, Hisuar ile bağlantısını kullanarak…

Tüm ölümler ve tüm bu acı aslında Hisuar’ın suçuydu. Krallığını korumak için kendini feda eden kadının suçuydu.

“Ölmeme izin vermelisin Amber… Bu sayede tüm gözyaşlarının izleri silinecek. Benim ölmemin iki yolu var, ya iblis tarafından kendi sevdiğimle beraber öleceğim ya da bu korkunç büyü ile yok olacağım. Affet beni, olur mu?”

Amber evet anlamında kafasını sallarken hazmetmeye çalışıyordu. O korkunç kahinin sadece bir piyon olduğu gerçeği aklına yatmıyordu. O iğrenç adamın aslında bambaşka biri olması… Bu ikilinin sözlerini tutamayacak kadar zayıf olmaktan başka bir suçu yoktu. Asıl suçlu iblisti. Nehri yok edeceğine dair kendine söz verdi. O Hisuar’ın soyundan olabilirdi ama o sözünü tutardı!

Amber geriye dönmek istediğinde bilgenin de kendisiyle gelmesinden anlamıştı. Rabi'nin geriye dönme gibi bir umudu yoktu. Bu sadece Hisuar'ın kendisi için istediği cenaze töreniydi.

Bölüm sonu notu:
Evet bununla yazamamış olduğum Ozanların Şarkısını da özetlemiş bulunmaktayım. Ozanların Şarkısı, Hisuar ve Güneş(Utu) arasındaki aşkı falanı fişmanı anlatıyordu ve romantizm yazamadığım için onu yarıda bıraktım. Gerçi diğer türlerde yazıyor muyum onu da bilmiyorum ama en azından devam edebiliyorum. Rabi'yi öldürürken biraz beklememin sebebini de okumuş oldunuz. Hisuar'dan tiksiniyorum ve onu öldürmek için beklettim. Huzur içinde uyu Hisuar.

1 Ağustos 2014 Cuma

Ruh Bedene Şekil Verdi 22

Zess yorgunluktan yere yığılmıştı. Sinirlendikçe ve gücü tükendikçe kendine gelmek için bir neden arar olmuştu. Amber’ı hatırlayınca bu nedeni görür gibi oluyordu. O esnada dört kanatlı ve iki başlı güvercinler gökyüzünü süsledi. Kuyrukları ve gagaları bir kargaya benziyordu kuşların. Gözleriyse leş kokuyordu.

Siyam güvercinlerini gören Zess olduğu yerden kalkmadı bile. Haberleşme taşlarından daha pahalı olduğu ve tek seferde yandıkları için çok kullanılmazdı bu siyamlar. Ancak kuşun ayağına bağlı zarftaki armanın rütbelilere ait olması meraklanmasını sağlamıştı. Armanın üzerindeki isimse dikkatini hemen çekmişti.

“Velint…”

İsmi bir kez daha fısıldadıktan sonra kuşun küle dönerek savrulmasını ve zarfın elinde kendiliğinden açılmasını izledi. Zess, amcasının bahsi geçtiğinde, ihtiyarın nasıl tepki verdiğine, defalarca şahit olmuştu. Evet, rütbeli bir akrabası vardı ancak onun hakkında kesin bilgileri alacağı kişi inatla kaçınıyordu.

Mektubun büyük kısmı, aşağılama içeren küstah yazılarla doluydu.

“Önemsiz bir böcek olduğumu düşünüyorsan, neden zahmet edip kendi ellerinle bir şeyler yazıyorsun amca?”

Onu her an bulup yok edebileceğinden bahseden Velint, nehre yalvarması karşılığında affedilmesi için bir umut olduğundan bahsetmişti. Mektubun sonu ise Bensuranın can almaya kendisiyle başlayacağı ile bitiyordu. 

İlk ölen kişi olacağını düşünmek biraz tuhaftı. Zess hiçbir zaman hayatı için yalvarmamıştı. Esnedi ve tehdidi umursamadı bile. Kim böyle bir şeyden korkardı ki? Hele ki zaten ölüme gidiyorken…

İhtiyar gelene kadar dinlenmeye devam etti. Nihayet ihtiyar yanında göründüğünde bir şeylerin iyi gitmediğini anlamıştı. İhtiyarın yüzündeki gülümseme her geçen gün biraz daha soluyor gibiydi.

İhtiyar Zess’in yanında oturup konuşmaya başladı.

“Denenen her ilaç, her şifa büyüsü ölümü bir gün daha ertelemekten başka işe yaramamış. Rabi ölüyor. Ancak bir tedavi mümkün olursa diye, saklı ormanın kalbine götüreceklermiş onu.”

“Yüzlerce tedavi eden mühürcü… Hepsi de başarısız mı oldu?”

İhtiyar buna sadece evet anlamında bir kafa sallamayla cevap vermişti. Zess’in tüm bedeni yorgunlukla sızlarken, endişesi yerini umutsuzluğa bırakıyordu. Sordu ihtiyara.

“Ormanın kalbi, Hisuarın bulunduğu gizli orman mı? Yerini gerçekten bilen var mı?”

“Eranor... Onu götürecek olan da o. Era’nın dediğine göre Hisuar bile belki yetersiz kalabilirmiş. Yıllar içinde ruhu, tüm ışıltısını kaybetmiş. Ancak herkes hemfikir ki Rabi’yi ondan başka kimse artık tedavi edemez. Belki tacı takıyor olsaydı Amber tedavi edebilirdi.”

Zess’in içinde nehre karşı biriken öfkesi, kendini belli etmeye başlıyordu. Anladığı kadarıyla ya Rabi ölecekti ya da Hisuar. Bu düşünce aklını kurcalıyordu. Bir yanda kraliyetin en güçlü büyüsünün hayatta kalması için tek çareleri, diğer yanda tüm gözyaşı kadınların en büyük desteği… Nehrin iblisinin çelik ağlar gibi sardığı hayatları düşünüyordu Zess. Küçük düşürülmüş hissediyordu. Alnındaki damarlar öfkelendiğini belli etmek ister gibi çıkmıştı.

“Hisuarın kabul edeceğini nereden biliyoruz? Bu onun için intihar olur. Rabi büyüye karşı bir canavar gibi saldırıyor. Aç timsahları yakınından geçen her büyüye dişlerini uzatıyor. Hisuar büyüyle yaşayan bir hayalet. Rabi onu kesinlikle yok edecektir. Bu silik bir ruh bile olsa kim seve seve ölüme atlar ki?”

Zess kızgın gözlerle haykırırken, ihtiyar onu susturacak kadar baskın bir sesle cevapladı onu.

“Rabi son güneş diye sayıklıyor.”

İhtiyar Zess'in anlamadığını fark edince açıklamaya başladı. 

“Güneş kim bilmiyorsun değil mi? Anlatacağım. Adı sıfatı olan... Güneş kahin... O kahin olmadan önce bir rütbeliymiş. En doğru öyküyü gök ruhları kendine saklasın, bir ihanetle nehrin kölesi olmuş. Yeniden doğmuş defalarca. Her seferinde aklı silinmiş. Tek bir şey, ihanetin hatıraları hariç...

İhanet, onu nehre bağlamış. İhanet, vazgeçilenin onu öldürmek için çabalamasına neden olmuş. Vazgeçilen, son güneşin Rabi tarafından öldürüleceğine inanırsa, onu kesinlikle diriltecektir. Bu kendi hayatı pahasına olsa bile eminim ki çekinmeyecektir.”

“Lanet! Ne biçim bir döngüdeyiz biz. Nehir her hareketimizi biliyor, her adımımızı önceden anlıyor ve buna karşı plan yapıyor. Bir kez olsun kazanamayacak mıyız?”

Zess nehrin iblisinin amacını çözmüştü. En başından beri neden Rabi’yi tamamen yok etmediğini sorguluyordu. Amacı Hisuar’ın yok edilmesiydi. Bu kadar göz önünde olan bir şeyi göremediği için kızıyordu.

Düşündükçe daha mantıklı buluyordu. Hisuar'ın desteği olmadan, Amber Rabi'nin süvarisini gerçek bir kraliçe olana kadar tam kullanamazdı. Nehrin iblisinin ince detayları karşısında hayrete kapılmıştı. Birer birer anlasa da bu canını sıkmaktan başka işe yaramıyordu.

Kardeşi gibi gördüğü birinin yaşamasını ne kadar isterse istesin, nehir tarafından bir kere yenildiğini düşününce Rabi’nin gücüne kavuşmasının bir umuttan çok hata olduğunu düşünüyordu. Hisuar’ın tüm gözyaşlarına verdiği gücün eksilmesinin ne demek olduğunu kafasında tartıyordu. En çok da gücünün zaten yetersiz olduğuna şahit olduğu Amber’ın daha da güçsüz hale geleceğini hatırladıkça, mantıklı kararın ne olduğunu bulmakta zorlanıyordu.

İhtiyar torununun çelişkide kaldığını net bir şekilde görüyordu. Zess, Rabi’nin bu hale gelmesinden sorumluluk duyuyordu. Ancak torunu her şeyi öngöremeyeceğini anlamalıydı. İhtiyar düşüncelere dalıp giden torununu görünce devam etti konuşmaya.

“Hisuarın ölmesine karşı olduğum kadar Rabinin gücünün infaz ekibine kadar uygun olduğunun da farkındayım.”

Zess içinden infaz ekibi diye geçirdi. Bir kraliyet mensubunun gizli silahı sayılan ekip... Gerçekten de Zess Rabi’nin gücünün bir cellada ne kadar yakışacağını düşünüyordu. Her ne kadar Rabi’nin karakteri bunun tersi olsa da benliğini yitirdiği süvari anlarında, tam bir katildi.

İhtiyarın bu sözleri üzerine biraz daha duraklayan Zess en sonunda tamamen kararını vermişti. Kızın dövmeleri geldi gözünün önüne… Amber hep deli gibi çalışır ve asla yapması gereken şeylerden kaçmazdı. Büyü çalışmalarında sarf ettiği yoğun çaba karşılıksız değildi ya.

Dövmeleri siliniyordu Amber’ın. Zess bunu son görüşmesinde hayretle görmüş ve araştırmıştı. Büyüden beden almak ya da büyünün bedenle bütünleşmesi… Bu sadece doğuştan olacak diye bir şey yoktu. Görülmemiş olması yapılmayacağı anlamına gelmezdi. Belli ki büyü Amber'la bütünleşiyordu. Bunun sonucunda o kızın neye dönüşeceğini merak ediyordu.

Hem Zess ne kaybederdi ki? Her ihtimalde ölüyordu. Bu düşünceyi ne kadar hafife aldığını fark edince kendini biraz daha garip hissetti.

Zess ihtimallere güvenmezdi. Zess hiçbir şeye güvenmezdi. Ancak bu kızın yaktığı umut ışığı giderek daha da parlıyordu. Bekledi... İhtiyar onun aniden ruhsuz bir kabuğa dönüşmesini fark etti. Doğrusu torunundaki bu aniden sönen öfkenin nedenini merak ediyordu. Zess bir şeyleri daha çözüyordu. Bir casus ya da başka bir ihtimal... Nehrin hareketlerini bu kadar mükemmel tahmin etmesinin, önceden bilmesinin nedenini düşünüyordu. Bulmuştu...

İhtiyara dönerek, inandırıcı bir şekilde gülümsedi.

“Amber’a güvenmelisin. O kız tüm varlığıyla kazanacağına yemin etti. Başaracaktır!”

***

Hiç mutlu değildi. O kadar yolun çabucak kat edilmiş olması sinir bozucuydu. Çalışmalara hemen başlanacak olmasından ürküyordu. Gerçekten tuhaf olan şeyse Nita'nın yol boyu onun omzunda uyuyakalmasıydı. Ancak bundan nefret etmemişti. Çünkü Nita sadece uyurken susuyordu.

“Sayende yakalandık. Tamamen senin suçun Anjaya…”

Anjaya kızın kendisine son sözünü ve sarayda kayboluşunu hatırlıyordu ama sorsalar nereye gittiğini bilmiyordu. Rabi adında birini görmek istediğini söylemişti ve Rabi’nin kim olduğuna dair bir fikri de yoktu. Tuhaf çiftçi kızı…

Saraya geldiği yerleri hep garipsemişti Anjaya. Bir çeşit köprü ile taştan duvarları geçmeleri vakit almıştı. Neden yürüyorlardı ya da neden yol boyunca herkes aşırı saygılı durmaya çalışıyordu bunu da bilmiyordu. Nita’nın çenesi yüzünden yol boyunca öğrenmesi gereken pek çok şeyi de kaçırmıştı.

Anjaya, kafasını gökyüzünden almasını önleyecek büyüklükte bir kapıyla sonlanan taş kemeri aştığında, etrafındakileri taklit etmeyi bırakarak, hayran olduğunu belli etmişti. Ancak manzaranın tek etkisinde kalan o değildi. Diğerleri de onun gibi Yerdibi sarayının bu köşesine hiç gelmemişti ve böyle bir yerden tamamen habersizdi.

Korkutucu renklerdeki vitraylar ve üzeri sarmaşık güllerle sarılı heykeller soluk taş rengini zenginleştiriyordu. Güzel, gösterişli ve bir o kadar da korkutucu bir binanın önüne uzun sayılacak bir yürüyüşün ardından gelmişlerdi. Burada neden herhangi bir vasıta kullanmadıklarını bilmiyordu. Yürümeyi pek sevmezdi.

İçeriye girdiğinde hiçbir eşyanın olmadığı dev alan şaşırtmıştı onu. Göreceği en geniş çalışma alanındaydı Anjaya. Burada kimle karşılaşacağından habersizdi. Yutkunuyordu. Yerdibi sarayının geniş kaynaklarından haberi vardı ancak bu alan gözüne imkansız görünüyordu.

Etrafında büyülü yaratıkların resmi olan dev duvarlar yükseliyordu. Yavaş ölenler, yürüyen tanrılar, gök ruhlarını anlatan motifler… Büyüler ve büyücüler... Kanlı zaferler ve yenilgiler... Hareçelen kadınlarının kollarındaki sarhoş krallar... Pencerelerle bölünmüş dev duvarların her biri ayrı bir öyküyü anlatıyordu. Karşısındaki duvar ona sonsuz kadar uzak görünmüştü.

Onu ve diğer dört rütbeli adayını alana bırakan görevliler, saygıyla son kez eğilerek geriye çekildiler ve dev kapıdan çıktılar. Anjaya’ya geçen her saniye yıllar kadar uzun geliyordu.

Kendisinden başka bu kadar şaşıran da yok gibiydi. Zi ve Sreren sessizce duruyordu. Aklında bu büyücülerin yeteneklerini tartmaya girişti.

Ziguic’in yeteneklerini az çok tanıyordu. Sreren ise sadece bir dönem yol arkadaşı olmuştu o kadar. Zi, saklı büyü ustalarından eğitim almıştı. Bir kez büyüsüne şahit olmuştu Anjaya. Gösterişliydi ancak çok fazla açığı vardı. Anjaya, Nita’nın tahmininin tersine mühür büyüsü ustasıydı. En güçlü özelliğiyse bir nevi saklı büyü sayılacak özellikleri olan bir kuklasının olmasıydı.

Diğer iki rütbeli adayı ise ona sadece soğuk ve ilgisiz görünmüştü. Miskin olduğu her tarafından belli olan ve adının Jomahe olduğunu öğrendiği rütbeli adayı bile şu anda ciddi tavırlar takınıyordu.

Jomahe yol boyu söylenmişti ve bu zaten saman alevi kadar çabuk sinirlenen Sreren ile atışmasına sebep olmuştu. Nedense Anjaya, Jomahe'nin güçlü olmasını mantıklı bile bulmamıştı. Gerçi Anjaya önyargılarında başarısızdı. Nita’yı ilk gördüğünde bir çiftçi kızının kadim silahının olabileceği aklından bile geçmemişti.

Gözleri en merak ettiği adayın üzerine kaymıştı. Faye… Üzerindeki garip siyah elbisesi ve zaman zaman çıkarttığı bazense tüm yüzünü kapattığı toprak yeşili şalı, hiçbir şekilde konuşmaması yüzünden, Anjaya onun hakkında çekinik bir karakter olduğu izlenimine varmıştı.

Faye aslında çok güzel bir kızdı. Saçları üç arma ile kafasının yanlarından geriye itilmişti. Perçemleri gözlerinin önüne düşüyordu. Gözleri saçları kadar siyah ve iriydi. Soluk lekesiz teni genç gösteriyordu. En fazla yirmisindedir diye düşündü Anjaya.

Acaba illüzyonist kimdi? Anjaya bunu deliler gibi merak ediyordu. Geus'un torunu diyenler olmuştu ancak o kişinin öldüğünü de duymuştu. Eranor ile savaştıklarını duymuştu. Sağ çıkması hiç de mantıklı gelmiyordu. Gerçi Anjaya kurduğu mantıklarda da başarısızdı.

Tüm dikkatini ayak sesleri çekene kadar Anjaya kendi içinden konuşmaya devam etti. En sonunda bir kahkaha sesi ve Nita’nın sesi duyuldu.

Saklı büyünün efsane ustasını karşılarında gören tüm adaylar saygı gösterisinde bulundu. Kel ve çatık kaşlı usta ise gülerek seslendi.

 “Başka kaçmaya çalışan olacak mı?”

Nita sesi tizleşse de konuşmaya başladı.

“Ben kaçmıyordum! Rabi’yi görecektim. O buradaymış. Ne halde merak ediyorum.”

“Tüm mantar çaylarını içeni de tanımıyorsundur değil mi?”

Nita efsane ustanın korkunç bakışları karşısında,  aşırı hızlı bir şekilde itiraf etmişti. En azından hepsini içmemişti, bıraksalar içerdi. Mantar çayının uykuyu bir süreliğine silen etkisi ve fazla içince yaptığı çarpıntıdan hoşlanıyordu. Efsane usta da benzer zevkleri olduğunu, kızın masada bıraktığı kalemi geri verirken söylemişti.

Nita, Rabi hakkında endişeleniyordu. Haberlerin doğru olup olmadığını, nehrin onu gerçekten de yutmadığını öğrenmek istiyordu. Bu dedikoduları tek duyan Nita değildi. Direnişçiler arasında söylenti çabuk yayılırdı. Tüm rütbeli adaylarının bunu ısrarla sorması üzerine en sonunda efsane usta dayanamadı. Söze Rabi'nin büyüsünün temel olarak boşluktan oluştuğunu söyleyerek başladı ve devam etti.

“Hah! Aptallar... Boşluk ölebilir mi? Biz doğmadan önce yoktuk ve tekrar yok olacağız.  İşte bu yüzden anlamıyor hiç kimse. Çünkü boşluk farklı, boşluk doğmadı. Biz ölünce bile arkamızdan bakıyor ve gülüyor olacak.

Har ve Mar'dan önce boşluk geldi ilk. Zühere'yle aldanırken gök ruhları, boşluk duydu ilk. Onlar sarkarken baş aşağı büyüye ilk ulaşan da boşluktu. Bu yüzdendir ilk ve en güçlü büyü boşluğa sinmiş bekler. Düşen, cezalanan ilk gök ruhlarından ilk tüyü çalandı boşluk.

Kendini yakarak, parçalayarak büyüyor boşluk, tıpkı volkan dağı Urumyad gibi... Kendini küçültür ya da büyütür, dağılır yok oldu gözükür ama yeraltından kaynak bulur gene de birleşir tıpkı buz gölü Yemşel gibi...

O çocuk ne yaparsa yapsın ölmeyecek çünkü onları hayatta tutan bir güç var. Yeminlerini çiğnemedikleri sürece, kraliçeye hizmet ettikleri sürece ölmeyecekler... Güçleri bekledikçe artacak ancak belki on yıl belki daha fazla... Ancak ne yaparsanız yapın ölmeyecekler...

Nehir de bunu biliyordu. Ancak algı mührü kullanmak için bir kadim silahı feda etti. Nehir o kadar iyi biliyordu ki kuyruk kesesindeki bir yavru iblisi gönderdi. Yavrunun da biz direnişçi efsanelerce yok edilmesine izin verdi. Çünkü nehir bu büyünün güçlenmesinden korkuyor. Durdurmaya çalışıyor. Ve tek yolun kraliçenin ölmesi gerektiğini de biliyor.

Bu kraliçe hepinizin en az bir kez duyduğu vazgeçilenin ta kendisi.

Sunak nehrinin yana yakıla aradığı kadın, gizlenen kadın... O yedi tanrının kızı... Kraliyetin en güçlü kadın büyücüsü... Ölüm kalım savaşı veren, bir bedeni bile olmayan, yarı ölü bir ruh... Vazgeçilen varis... Kraliçe tacını taktığı gün feda edilen kadın... Hiçbirimiz neler olduğunu bilmiyoruz. Kitaplar yazmıyor, şiirler unutulmuş... Ozanların dili tutuk, hatırlayanlar bir daha uyanmayacakları sonsuz uykuda... O kadına ne oldu bilen sadece kendisi ve sunak nehri. Ve belki de güneş kâhin...”

Sreren her zamanki tez canlılıkla sordu.

“Bir varis adayının varlığı ve gücünün zafere layık olduğu haberini alarak geldik hepimiz. Bu ne kadar doğru?”

Saklı büyünün efsane ustası “Evet, doğru duymuşsunuz var öyle biri. Ancak hükümdar olarak unvanını almak için size ihtiyacı olacaktır. Kim bilir? Belki kendini ispatlar da biz direnişçiler artık sağlam bir uyku çekeriz. Bu kadar gevezelik yeterli. Ziguic? Benim saklı büyü öğrencimi de alarak sizleri terk ediyorum. Ustalarınız birer birer gelecekler ve bire bir çalışmalarınıza derhal başlanacak. Tahmin ettiğiniz gibi zaman yok. Prensesin de onayını aldığımız üzere, elimizde sadece bir ayımız var.”

Efsane usta birkaç adım atarak sağındaki boş görünen alana doğru yürüdü. Dokunmasıyla görüntü dalgalandı. Şeffaf bir perde dalgalandı ve boş görünüm yerini yüzlerce silaha bıraktı. Birçoğunun ilk defa gördüğü aletler ile doluydu. Alan parçalara bölünmüş, perde kalktığında bir bütün halindeki boşluk tamamen kaybolmuştu. Ve tahmin ettikleri gibi Yerdibi sarayının her köşesi büyüyle doluydu.

“Bu bir ay içerisinde sizin de gördüğünüz bu alanda çeşitli savaş aletlerinden birer birer sınava çekileceksiniz. Kendi büyünüzü kullanamadığınız durumlar için alışkın olduğunuz dövüş sanatları ve eğitimler sizin için tekrar başlayacak. Daha şimdiden bu kadar etkilenmeyin. Onun yerine kendiniz için endişe edebilirsiniz. Daha önceki çalışmalarınızı bir hiç olduğundan emin olacaksınız.”

Not not ve not :) İsimleri uydurmak için o kadar saçmaladım ki en son bebek gibi agularken buldum kendimi. Neyse olduğu kadar zaten az bölüm kaldı. Son 8 ve bir ekstra o.O Bu hafta, en geç iki hafta içinde bitirmek gibi bir niyetim var çünkü artık yıllarca bir şey yazmak istemediğimi kanaat getirdim.
*Har ve Mar ise aslında Zühre'ye aldanan iki melek, Harut-Marut. İnsanlara büyü öğretmişler.

4 Haziran 2014 Çarşamba

Doğuştan Kötü



Doğuştan kötü, Diluaenn

Faruk hoca ve Serpil hocanın yanına giderken bir yandan da titrememe engel olamıyordum. Birazdan sözlü olacaktım ve bu tamamen ezber bozan bir sınav olacaktı. Düşünce ufkumun genişliğini ölçmek adına ne soracaklarından bihaberdim.

Benden başka gruplardaki daha önce bu sınava girenlerden soruları almıştım ancak her biri bambaşka felsefi problemler içeren, konuşan kişinin okuma seviyesini gösteren sorulardı. Sordukları kişinin hem kendini savunabilmesini, hem de bir bilim insanına yakışır şekilde net bilgi içermesini istiyorlardı. Bunun yanında olgunlaşmış bir genel kültür de istiyorlardı.

Doğrusu bu şekilde düşünen sadece bendim. Bir kesim soruların sadece saçmalık olduğunu, bir kesimse soruların çok kolay olduğunu düşünüyordu. Ben her ikisine de katılmıyordum. Bu iki kesim geçemeyen kesimdi.

Elimden geldiği kadar üstüme şık bir şeyler giydim. Rahat görünmeye çalışarak kapıyı açtım. Saygılı davranmam gerekiyordu. İçeri adımımı atar atmaz, Faruk hocam tarafından içeriye davet edildim.

“Buyurunuz, Sema Hanım.”

“Teşekkür ederim.”

Serpil hocamsa sanırım suratımdan ne kadar gergin olduğumu hemen anlamıştı. Gizlemeyi başaramıyordum. Serpil hocam o tize kaçan dinç sesiyle bana yanındaki tabağı uzattı.

“Almaz mısın?”

“Yok, sağ olun hocam.”

Yer gösterdiler ben de oturdum. Bir yandan da kendimi elimden geldiğince tutuyordum. Normalde bacak bacak üstüne atmadan oturamayanlardandım. Ancak bu saygısızlık anlamına gelebilirdi ve benim sonum olurdu. Ki daha önce sırf bacak bacak üstüne attığım için sözlüden kovulayazdığım da olmuştu. Notları çok yüksek bir öğrenci değildim, bu sözlü notuna kesinlikle ihtiyacım vardı. Her iki hocam da bakışarak ne sormaları gerektiğini kararlaştırdılar. Serpil hocam bana dönerek konuştu:

“Diluaenn’i biliyor musun?”

“Evet hocam…”

“Anlat bakalım.”

Diluaenn hakkında bildiğim her şeyi anlattım. Faruk hocam biraz dalgın görünüyordu ama o da beni tüm dikkatiyle dinledi. Bir yandan da not aldı. Serpil hocamsa sadece gözlerime bakıyordu bu da biraz beni ürkütüyordu.

“Diluaenn eski çağlarda bulunan altın kraldır. Kendisi hakkında bulunan kaynaklar çok yenidir ve ‘doğuştan kötü’ sözleriyle anılmıştır. Diluenn annesini kestirip, derisini yüzdürmüş korkunç bir karakterdir.”

Cümlelerim tekrar etmeye başlamış, hocalarımsa halen daha tatmin olmamıştı. İstedikleri cevap neydi? En sonunda susarak onlardan tepki bekledim. Faruk hocam o tok sesiyle sordu:

“Doğuştan kötü? Neden bir insan doğuştan kötü olarak anılabilir? Nasıl doğuştan kötü olunur?”

Soruyu anlamadığımı hemen fark eden Faruk hocam aynı soruyu üç kez sormuştu aslında. Bense iç sesime gömülmüş, bir kurtuluş yolu arıyordum. Neden doğuştan kötü olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu.

“O kadar korkunç işkenceler yapmıştır ki Diluenn sanırım ona bu ismin verilmesine bu sebep olmuştur. Mesela esirlerin yüzlerini yakmak, el ayak derilerini yüzerek toprakta…”

Faruk hocam sıkılmış görünüyordu. Soruyu bir kez daha yineledi.

“Biraz daha düşün Sema. Yani bu adam bu ismi almak için ne yaptı? Neden kendini altınla süslemiş bir Tanrı krala doğuştan kötü densin? O kadar kötü ki ona dokunanın hayatı kararır neden denmiştir ona?”

“Doğuştan kötü… Genetik bir kötülükten mi bahsediliyor hocam? Ailesinden ötürü kötülüğe yatkın bir birey mi demeye çalışmışlar?”

Serpil hocamın suratı asıldı.

“Soru soracaksan şu anda bitiriyoruz.”

“Özür dilerim.”

Hocalarım gene anlayışlı davranıyordu. Ancak stresten ağzımdan tek kelime çıkmıyordu.

“Annesiyle çocuğunu birleştirirsen cevabı bulacaksın…”

Bu ne demekti ki? Kendimi kasabildiğim kadar kasıyordum. Bir cevap olmalıydı. En son dayanamadım ve onların da zamanını çalmak istemedim.

“Düşünmek istiyorum hocam.”

Sesim düşündüğümden daha üzgün çıkmıştı.

“Peki, peki… Aklına Atillayı getir, Tanrının kendilerini onunla cezalandırdığına inandıkları için ona Tanrının kırbacı ismini verdiler. Düşünmek için sınırlı vaktin var. Çıkabilirsin.”

Hocalarım bunu söyledikten sonra bekleme odasına geçmiştim. Depo gibi bir yerdi aslında burası. Bir sergi amacıyla Diluaen ve imparatorluğu ile ilgili heykeller yaptırılmış, geçici olarak burada bekliyordu. Hocalarımın gözbebeğiydi buradaki heykellerin her biri. Dikkatli olup her bir heykelden uzak durmalıydım.

Diluenn’in bir heykeli orada bana bakıyordu. Neden ısrarla bana bu soruyu sormuşlardı ki? Aklıma savaşlarda yaptığı korkunç işkenceler gelmişti ancak cevap bu değildi. Neden ona doğuştan kötü denmişti? Neden ona dokunanın hayatı kararı denmişti?

Diluaenn heykeline bakarken mırıldanıyordum kendi kendime.

“Sana neden bu ismi verdiler ki? Yüzün de çok güzel hâlbuki.”

Diluaenn’in yüzüne istemsizce yaklaştım. Yunan heykelleri onun yanında lafta kalıyordu. İri gözler, kıvırcık saçlar, sivri köpek dişleri ile biraz vahşi ama çok çekici bir heykeldi. Heykeli de lanetli olamazdı ki elimi istemsizce uzattım. Ancak o anda gelen bir sesle ürkerek elimi çektim.

“Dokunma.”

Memuru orada görünce şaşırmıştım. Heykellere bakıyordu. Geldiğimde o kadar dalgındım ki onu görmemiştim sanırım. Elinde küçük bir Searyn heykeli vardı. Dİluaenn’in kocaman heykeli yanında annesinin heykeli daha da minik kalıyordu. Omzunda ufacık bir desen vardı. Ve başındaki tacı görünce onun Dİluean’in olduğunu herkes anlayabilirdi herhâlde.

“Annesiyle çocuğunu birleştirirsen cevabı bulacaksın…”

Aklıma bu cümle gelince bir anda gözlerim parladı. Kadın heykelini izin isteyerek aldım ve Diluaen heykeline doğru ilerledim. Neden bilmiyorum ama bu iki heykeli yan yana getirerek bir şey elde edebileceğimi düşünüyordum.

Elimdeki güzel kadın heykelini Diluaen’in yüzüne doğru tuttum. Yüzlerinde birbirlerine benzeyen hiçbir nokta yoktu. Sadece çeneleri biraz birbirlerini andırıyordu. Bu kadar farklı olmalarını beklemiyordum. Okuduğum kitaplarda ve araştırmalarda Diluaen’in kendi annesini öldürdüğünü duymuştum. Bununla ünlenmiş, korkulan bir imparator olmuştu.

Nasıl bakarsam bakayım iki heykel arasında devasa bir fark vardı. Memurun dokunma uyarısıyla beraber Diluaenn’den bir kez daha bir adım kadar uzaklaştım. Searyn dar omuzlu, dalgalı saçlı, uzun ama ince buruna sahip, kemikleri çıkık, esmer bir kadındı.

Daha fazla okumuş olmayı diliyordum. Bir an dikkatim dağıldı ve iki heykel birbirine dokundu. Neyse ki hiçbir çizik yoktu. Özür dilemek için arkamdaki memura döndüğümde gözlerinin fal taşı gibi açıldığını fark ettim. Baktığı yöne döndüğümde, Diluaenn ile göz göze geldim. Heykelin gözleri hareket ediyordu.

Elimde kıvrılan ıslak bir şeylerin varlığını hissedince korkarak heykeli bıraktım. Elimdeki heykel de canlanmıştı. Kadının üzerinde yılanlar dönüyordu. Midem bulanmaya başlamıştı. Kadın heykeli havada asılı duruyordu.

Diluaenn’in dönen gözleri durakladı ve kadın heykeline baktı. Suratı değişti, dudakları aşağıya ve yukarıya kıvrıldı, dişleri sertçe birbirine bastı. Ne geriye çekilebilmiş, ne de nefes alabilmiştim.

Kadının boynu uzadı bir yılan gibi çenesi açıldı ve tıslayarak Diluaenn’e doğru fırladı. Aynı anda Diluaenn’in Kılıç taşıyan kolu geriye doğru hareket etti. Sonra tersi yönde hızlanarak bir nara ile birlikte savurdu. Ben gözlerimi yumduğumda kılıcı bir şeyi paramparça etmişti.

Gözlerimi açtığımda yılanlardan geriye kan kaldığını ve kadın heykelinin kafasının koptuğunu görmüştüm. Ve Diluaenn bana doğru baktığında yere korkudan yığıldım.

Gözlerimi açtığımda sanki yıllardır uyuyordum. Yağmurun su birikintisine yaptığı gibi bir dalgalanma vardı etrafımda. Başım dönüyordu. Bir saniyeliğine gözlerimi kapatıp açtığımda, her şeyin değişmiş olduğunu fark ettim.

Altın renginin hakim olduğu ancak düşlerimde görebileceğim bir saraydaydım. Sesim çıkmıyordu. Şeffaflaşmıştım. Bir hayalet gibi hissediyordum.

Esmer güzel bir kadın vardı tam karşımda. Kadının suratı ve kıvırcık saçları çok tanıdıktı. Bir yatağa oturmuş düşünüyordu. Hemen yanında tombul bir bebek vardı. Her ikisi de dışarıdan bakınca mükemmel görünüyordu. Bebeğe daha dikkatli baktığımda kim olduğunu anladım. Omzunda kraliyet izi vardı. Kadının başında bir taç yoktu ama yanındaki bebek Diluaenn’di. Kadınsa ona çok benziyordu ve anladığım kadarıyla annesiydi.

Kadın çocuğu yatağa bıraktı ve yürüdü. Bir ses duymuştu. İpek çarşaflar içinde bebek huzurlu görünüyordu ama annesi olduğunu anladığım kadının keyfi kaçmıştı. Kadın balkona çıktı ben de onu takip ettim. Kimseyi göremedi ve içeriye doğru yöneldi.

Kadının dönmesiyle her şey çok hızlı gelişti. Karanlık maskeler takan üç kadar kişi belirdi. Nerede olduğunu bile görememiştim.

Gölgelere gizlenmiş birinin çocuğa uzanıp onu kaçırdığını ve annesini öldürdüğünü gördüğümde korkudan ağlamaya başladım. Bu kadarı bana fazla geliyordu. Hızlandırılmış bir korku filmini yaşıyordum ve katlanamıyordum.

Bebeğin ağladığını duyunca korkarak bakakaldım. Peşlerinden koştum. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu ama o bebeğin ağlayışı içimden bir şeyleri koparıyordu. Ağlayarak takip ettim onları. Aşağıya indik ve bahçenin orada durduk. Ben daha adım atamadan Searyn’i gördüm.

Bu anda her şey kafamda oturmaya başlamıştı.

Searyn çocuğu annesinden çalmıştı.

Diluaenn’in karanlık tarafının nedeni daha doğduğu gün annesinin öldürülmüş olmasıydı. Doğuştan kötü… Cevap buydu. Doğuşunda annesi öldürülen bir çocuktu… Yani aslında Diluaenn suçsuzdu.

Tekrar tekrar aynı cümle aklımdan geçiyordu, Searyn çocuğu annesinden çalmış, kadını öldürtmüştü.

“Annesiyle çocuğunu birleştirirsen cevabı bulacaksın…”

Etrafımda yeni şekiller belirmeye başlamıştı. Görüntüler aklıma akıyordu. Searyn’in korkunç bir anne olduğunu görüyordum. Diluaenn’i kendi oğlu gibi gösteren Searyn, çocuk tahta geçecek kadar büyüdüğünde tahtı ele geçirmeyi amaçlamıştı.

Diluaenn hiç anne sevgisi görmemiş, itilip kakılmış bir zavallıydı.

Nasıl ağladığına kendi gözlerimle şahit oluyordum.

İçinde biriken kine, çığlıklarına…

Annesi sandığı kadın tarafından defalarca tartaklandığını, aşağılandığını görüyordum.

Diluaenn tahta geçtiği gece Searyn onu boğdurmak için gelmişti. Bunu gördüğümde ise Diluaenn için ne kadar yanlış düşündüğümü anlamıştım. O berbat biri olmak istememişti. Ancak Searyn onu buna itmişti.

Olduğum yerde oturarak bunu düşünürken etrafımdaki her şey tekrar değişti. Kendimi bir anda tekrar soru salonunda buldum.

“Düşünmek için sınırlı vaktin var. Çıkabilirsin.” Diyordu hocam. Sanki zaman geriye sarılmış gibiydi. Dalıp gitmişim ve o anda saniyeler içinde bir rüya görmüşüm gibiydi.

Bekleme odasına ilerlediğimde konuşamıyordum bile. Bu sefer içeri girdiğimde oturan memuru görebilmiştim. Selam bile vermeden ilerledim ancak Diluaenn heykeline bakakaldım. Bir noktaya odaklanmış gibiydi. Baktığı yere korkarak da olsa baktığımda duvardaki gümüş yaldızlı, desenli aynaya baktığını fark ettim. Aynada baktığı yerse titreyerek yere düşmeme neden olmuştu

Diluaenn gülümsüyordu ve gözleri parlıyordu. Göz göze gelmiştik. Aynada açılı olarak baktığı şeyse bendim. Gözlerimin içine bakıyordu. Lanet olsun ki şu anda bu dev heykelle aramda sadece bir metre vardı. Kafamı istemsizce ona çevirdiğimde heykelin kafası da aynı anda bana döndü ve Diluaenn’in kahkahası yankılandı. Geriye dönemedim. Çivilenmiştim.

Dev heykelin kılıç taşıyan kolu gözlerimin önünde bir kez daha geriye doğru hareket etti. Sonra tersi yönde hızlanarak bir nara ile birlikte savurdu. Ben gözlerimi yumduğumda bir kez daha açamayacağımı biliyordum. Karanlığa merhaba derken, gün ışığına son kez veda ettim.

Son

Notlar,

Bu okuduğunuz garip öykü benim rüyam aslında. Tam olarak da rüyam böyle bitti. Çok hızlı geliştiğini biliyorum ama ben de bir şey anlamadan rüyam bitmişti. Rüya içinde rüya mı desem kabus mu bilmiyorum ^^ Ve gerçekte fizyoloji sözlüsünden sırf bacak bacak üstüne attığım için kovuluyordum.

23 Mayıs 2014 Cuma

Ruh Bedene Şekil Verdi 21

Amber vazgeçilenin gösterdiği şeyler üzerine hayretini gizleyemiyordu. İhtiyar ve üçüncü hayattaydı. Vazgeçilen bir elini omzuna bir elini ise saçlarına dayamıştı. Cama dönüşen gözleri, bildiği her şeyi ona aktarıyordu.
Vazgeçilen, gözyaşı kadınlarının gözleri ile görüyordu, onlar ile hissediyordu. Evren kadar genişlemiş bilgisi vardı. Gözyaşlarının etrafındaki her şeyden haberi vardı. Amber ona aktarılan anılarda, gözyaşlarının ölümlerinin, vazgeçilenin ne kadar canını acıttığını da hissetmişti.
Vazgeçilen elinden geldiğince anılardan Amber’ın işine yarayanları seçiyordu. Bunların içerisinde geleceğe dair hiçbir şey yoktu. Rabi ile konuşmaları geldi gözünün önüne ve Amber merakla vazgeçilenden cevaplar istedi.
Annesi, Rabi’nin yeteneği ve eğitimi için getirmişti onu buraya. Kaderi ile tanışma vakti olduğunu düşünmüştü. Rabi burada sadece son bir eğitim görmüştü. Saklı büyüler ailesel olduğu için, beş yaşına kadar öğrenilmeli ve küçük çocuğun bedeni büyü ile bütünleşmeliydi. Annesi oğlunun kusursuz bir güce sahip olmasını istemişti ve bu yüzden kendi eğitimi ile yetinmeyip, bilginin doruğundaki kristale götürmüştü onu.
Demek ki Rabi, hafızası açılınca gücünü tam olarak kullanabilecekti. Bunun için en doğru zamanı nasıl bileceğini merak etti Amber. Sordu vazgeçilene:
 “Gelecek? Geleceği gördüm diyordu Rabi. Bu nasıl mümkün olabilir?”
Vazgeçilen cevaplamak için bir anı gösterdi. Saya’nın gizlice üflediği, algı tohumu mühür büyüsü… Algı tohumu, düşleri bile değiştiren bir büyüydü. Çok değerli ve zor bir büyüydü bu. Yapılması için bir kadim silahın ruhunu alırdı. Amber kimsenin böyle karşılığı olan büyüyü kullanacağını hiç düşünmemişti.
Vazgeçilen biraz duraksadı. Ayrıldı Amber’dan ve huzur dolu sesinde belirgin bir hüzünle konuştu..
“Bir göz daha açıldı.”
Amber neler olduğunu sorduğunda, ölmek üzere olan bir gözyaşından haber aldığını söyledi vazgeçilen. Can çekişen gözyaşının, Rabi’nin annesi olduğunu duyunca Amber ne yapması gerektiği hakkında düşünmeye başladı. Nehrin büyüsünden kurtulmuştu kadın ama korkunç acılar çekiyordu. Kalpleri son kez attığında vazgeçilen hemen hissetti ve engel olmak istedi.
"Saniyeler içinde yok olacaklar... Buna izin veremem."
Vazgeçilen iki elini kulaklarına götürdü ve küpelerini çıkarttı. Koruma halkaları içeren mühürlerle kaplı küpelerdi bunlar. Amber bu kadar güzel bir takı daha önce görüp görmediğinden bile emin değildi.
Saya ve Rabi hakkındaki her şeyi anlattı vazgeçilen... Saya'nın büyüsünün gücü yüzünden hep direnen ruhunun nehre hapsedildiğini anlattı. Direnişi karşısında, nehrin büyük iblisi ona ceza vermek istemişti. Nehrin iblisinin genç bedenini kadına geri verirken, ruhunu kontrol etmesi için bir iblis daha yerleştirdiğine kadar, her ayrıntıyı öğrendi Amber. Öğrendikçe daha da şaşırdı.
Kraliyetin en eski büyüsü gerçekten de efsanelerdeki gibi sıradan bir büyüyle yok edilemiyordu. Yok olmadığı takdirde de efendisini korumaya devam ediyordu. Büyü bedeni bir yere kadar koruyordu ve beden ancak doğal yollardan ölüyordu, büyü içeren bir saldırıda değil. Nehir de büyüyü yok edemeyince Bensurada ve nehrin yoğun gücünün etkisiyle dağıtmayı düşünmüştü. Büyünün kırma özelliği baskın gelince sahibin bedenini parçalayacaktı. Bu zekice plan bile kusursuz değildi.
Çünkü iblis Saya'nın bedeninden çıktığında Saya tekrar bir gözyaşı olmuştu. Vazgeçilen de daha o anda Saya'yı hissetmişti. Başından neler geçtiğini en ince ayrıntısına kadar öğrenmişti. Vazgeçilen durumu anlayınca onları korumak için tek bir şansı olduğunu biliyordu.
Amber’dan aktarma büyüsünü kullanmak için yardım istedi. Rabi ile aralarında taze bir bağ vardı, bu da saf umut aktarmayı mümkün kılacaktı.
Vazgeçilenin saf umuttan küpeleri Rabi ve Saya'nın kulaklarına yerleşti. Bu küpeler arındırılmış büyüye sahip olduklarından o ikilinin başında bekleyen iblis durumun farkında değildi. O kadar saf bir şeyi iblislerin gözleri göremezdi. Rabi ve Saya, hiçbir hayat belirtisi göstermiyorlardı.
Vazgeçilenin küpeleri Saya ve Rabi'nin kulağında kıvrım kıvrım dolandı ve ruhlarına tutundu. İblisin görmediği bir şekilde ruhlarını içine hapsetti ve korudu. Dıştan bakan biri için sadece ceset kalmışlardı. Saf umut bile olsa bir süre dayanırdı.
Amber, Zess’in Rabi'yi kontrol etmek için yanına gideceğini duymuştu. Güçlü durması gerekiyordu ama şimdiden bir rütbelisini kaybetmiş olabilirdi. Küpeler iblisin fark etmesini önlerdi ama yine de onları uzun süre hayatta tutamazdı.
Neden üzülüp, perişan olacaktı? Rabi olsa da olmasa da elinden geleni yapacaktı. Kim onu yolundan alıkoyabilirdi ki? Meydan okuyordu. İnatla ve boyun eğmeden, her seferinde yaptığı gibi gözlerini hedefine tüm kararlılığıyla dikti. Amber hep böyleydi, ruhu azimle taşmak için mağlubiyetlerden bile bir sebep bulurdu. Ne kadar yerin dibine batarsa o kadar güçlü saldırırdı.
Zess'e güveniyordu. Bir yolunu bulacaktı. Zaman hızla akıp kaybolurken, Saya ve Rabi'nin ruhu yavaşça yeryüzünden siliniyordu. Amber endişelerini bir kenara atarak kendini bütün bir ayı kaplayacak ağır eğitimine hazırladı. Düşüncesi bile ürkütüyordu.
Vazgeçilenin saklı ormanı ilginç bariyerlerle çevrilmişti. Sunak nehrinin hissetmesi bu bariyerler nedeniyle imkansız haldeydi. Göründüğünden daha büyüktü ve sanki giderek büyüyordu. Eğitimi için mükemmel bir alandı. Vazgeçilenden ve daha öncesinde eski rütbeliden eğitim alacaktı. En son ise azizlerin ona ekleyeceği güçler olacaktı. Amber yetersiz olduğunu kabul ediyordu ancak kendisine tüm ruhuyla güveniyordu.
***
İhtiyarın suratı asıktı. Zess, ihtiyara sorgulayan gözlerle bakıyordu. İhtiyarsa ona aynı bakışla cevap veriyordu. Çünkü Zess onu nasıl bulduğuna dair hiçbir şey söylememişti. En son pes eden ihtiyar oldu. Rabi hakkında aldığı haberi iletmek üzere ağzını açtı.
 “Bir daha büyü kullanamayacak. Yaşayacağı bile şüpheliymiş. Birinci ulaştığında başlarında bir iblis bulmuş ve ilk başta ceset olduklarını düşünmüş. İblisi yok ettikten sonra onları gömmek için en yakın direnişçi mezarlığına taşıdığında ikisinin de hareket ettiğini fark etmiş.”
İhtiyar Zess’i inceledi. Dişlerini alt dudağına geçirmiş, gergin bir surata bürünmüş torununa, esprili bir tavırla sordu.
“Ağlamıyorsun değil mi? Benim öldüğümü sandığın zaman bile ağlamamıştın.”
 “Hayır, ağlamamıştım ve ağlamıyorum, daha dikkatli bakmalısın ihtiyar! En azından hayatta... Ama anlamıyorum, Rabi’nin ne kadar yakınına gidersem gideyim daire çiziyordum. Birinci usta onu nasıl bulmuş? Hem nasıl olur da sen, birinci ve üçüncü usta o narin bir yerlerini kaldırıp da bizzat aramaya giriştiniz?”
 “Soruları sırayla sormayı denesen? Siz gençler fazla sabırsızsınız! Biliyorsun ki en narin yerim kalbim. Kırıcı oluyorsun.”
İhtiyarın güldürmeyen konuşmasını, Zess boş gözlerle cevapladı. İhtiyar esnedi ve sanki hayatındaki her şey yolundaymış gibi, konuşmaya sahte bir neşeyle devam etti.
 “Sizden, Amber’ın vazgeçilen ile konuşacağından ve rütbeli seçiminden… Bunları başından beri takip ediyorduk ve sadece efsanelerin haberdar olması için elimizden geleni yaptık. Başından beri bir sır gibi tutuldu tüm bilgiler. Saraya yardım çağrısında bulunduğunda bunun öneminin farkındaydık.”
İhtiyar iki elini kavuşturdu. Bir elinin başparmağı ile diğer elinin başparmağını birbiri üzerinde çevirdi. Bu hareketin bir anlamı yoktu ama Zess’in dikkatini çekmiş, ilgiyle izliyordu.
“Rabi söylediğin yerden biraz uzakta, nehrin dalının yanındaymış. Olduğu yerin altında nehrin suyu kurumuş. Kraliçenin askeri büyüsü ne kadar güçlüyse artık, nehrin en güçlü anında bir dalını kurutmuş. O şekilde takip ederek bulmuş. Neyse ki birinci suya hükmedebiliyor, Bensura’da ıslanmadan onları çıkartabilmiş.”
Zess tuttuğu nefesi rahatlayarak vermişti. Yaşayacaktı, güçlenmese bile hayatta olması ona yeterdi. Yaşayacağından emindi, kolay kolay ölecek bir tip değildi Rabi. Yerdibi sarayında tedavisiyle, belki uzun sürse bile iyi olacağından emindi. Ancak Saya için aynı şeyleri söyleyemiyordu. Çünkü içine iblis giren bir kadını Yerdibi Sarayında sağ bırakıp bırakmayacakları şüpheliydi.
İhtiyar ne derse desin içini kemiren bir mutsuzluk vardı. İhtiyar onun karamsarlığını dağıtmanın en iyi yolunun, canı çıkana kadar çalıştırmaktan geçtiğine kanaat getirmiş olsa ki şöyle seslendi.
 “Eğitimine başlayalım mı?”
Zess bir anlığına geçmişini hatırlarken, iki elini “dur” anlamında tuttu ve konuştu.
“Yeni bir büyü olmasın. Çocukken senin deney tahtandım, şimdi olmaz.”
“Usta diye başkasını bulsaydın sen de o zaman. Narin bir yerlerini kaldırmaktan mı çekiniyorsun?”
Usta omuz silkerek ilerlerken Zess yaklaşık bir on yaş kadar küçülmüş hissediyordu. Oflayarak elde edeceği bir şey olmasa da sızlanmaya devam etti. İçinde onu görmenin sevinci ile Rabi’nin sunak nehrine karşı aldığı yenilgiden kaynaklanan üzüntü arasında gidip geliyordu. Ama umut kalbinin kenarlarından ayrılmak nedir bilmiyordu.
İhtiyar işleri Amber ve Zess için kolaylaştırmak adına bir şey daha yapmıştı. Rütbelileri tek tek bulmalarındansa ayaklarına getirmeyi düşünmüştü. Muhtemelen Zess ve Amber buna da karşı çıkacaktı ama ihtiyar onlara sormayı düşünmemişti. “Hem onlar kimmiş? Yaşları ancak yarım insan eder.” Kendi kendine bunlara benzer şeyleri mırıldanıp gülümsüyorken Zess’e yakalanıyordu.
***
Anjaya her zamanki gibi rahat bulduğu pantolonlarından birinin üstüne gömlek geçirmiş, iki elini de ceplerine tıkıştırmış, kızın saçlarından gelen hoş kokuyu belli etmemeye çalışarak ciğerlerine çekiyordu. Biraz yanına gelmesi için onu çağırmıştı. Kız ise Anjaya’yı baştan ayağa süzmüş, tehlikeli olmayacağına karar vererek yanına gelmişti.
Beyaz tenli, geniş omuzlu ve kıvırcık siyah saçlara sahip olan Anjaya’nın yüzündeki tek kusur, burnunun ucunun içe doğru hafif kıvrık olmasıydı. Düzgün inen burnun bir anda içe doğru bükülmüş olmasına Nita tek kaşı havada bakakalmıştı. Çok dikkat çeken bir sorun yoktu ama Nita burun ve çenesi düzgün olmayan erkekleri, isterlerse mükemmel olsunlar pek de çekici bulmazdı.
Anjaya bir taraftan yürürken, kızın kendisini bu kadar garipseyerek incelemesine şaşırmış halde konuşmayı açmaya karar verdi.
 “Nita Pholl, bu ismi çok duyuyorum nedense.”
“Ve sen de?” Nita bunu söylerken bile Anjaya’nın boynunda adem elmasının hemen sağındaki bene odaklanmıştı. Bu Anjaya’nın gözlerini devirerek konuşmasına neden olmuştu.
“Adım Anjaya Iyruk. Yakın arkadaşlarım Anj derler.”
“Nerelisin sen? İlk defa böyle bir soy ismi duyuyorum.” Nita bunu söylerken Anj ismini mırıldanıp gülmüştü de. Anjaya ise kıza bir kez daha anlam vermeyen gözlerle bakarak konuştu.
 “Bir çiftçi kızının bilmemesi çok normal… Iyruk ailesi, aklına gelen en batıdaki şehirde, eski ve soylu bir ailedir. ”
Nita sesini kısarak, belki de içinden konuşmadığını unutarak söylendi.
“En batıda ne vardı ki? Şu ayıcıkların olduğu yerdi sanki orası…”
Ayıcıklar, Tam bana hep ayıcıkları batıdan aldığını söylerdi. Batı, en batı… Saniyeler içinde Nita’nın gözleri irileşmiş ve içindeki çocukluk duyguları gün yüzüne çıkmıştı. Tatlı, renkli ayıcıklar… Yumaşacık ve tüy yumağı…
Anjaya göğsünün hizasındaki kıza eğilerek ki kız hiç de kısa değildi, merakla sordu:
“Ayıcıklar?”
Nita düşlerinden uyandırılınca, elektrik çarpmış gibi fırladı ve yürüme hızını arttırdı. Nita’nın küçüklüğünden beri ayıcıklara karşı koyamadığı bir gerçekti. İkinci zaafı da göz bandıydı ki Rabi’yi Nita’nın hedefi haline getiren durum da tam olarak buydu.
Nita hayatı kendi istediği gibi yorumlayanlardandı. Güzel- çirkin, iyi-kötü, düşüncesi şöyle ya da böyle… Nita bu sınırlardan hiçbirini düşünen biri değildi. Onun kendi sınırları vardı ancak bu sınırlardan hiçbiri yargı içermezdi. Yargılama konusunda başarısız oluşu etrafında garip insanları birikmesine neden olurken, tuhaf huyları ve zehirli sayılacak kadar fazla yemek yapması ve yedirmesi bu biriken insanları uzakta tutuyordu. Bu tuhaf huylardan biri de ilk kez tanıştığı insanı ayak tırnağına kadar çekinmeksizin inceliyor oluşuydu.
Anjaya kızın yüzüne biraz daha dikkatle baktı. Alnı kısa, yüzü topluydu. Daha baktığı anda dikkatini çeken uzun kirpiklerle çevrili gözleri iri olsa da burnu küçücüktü. Kulaklarının arkasında biten saçları düzdü ve aralarda renkli şeritlere sarılmış örgüleri vardı. Örgülerin her birindeki şeritlerdeki yazıyı, keskin gözleri ayırt etmişti. Üzerinde beyaz bir hırka vardı ve korseli gece mavisi elbisesiyle oldukça hoş görünüyordu.
Anjaya kızın saçlarındaki mühürlere tekrar bakarak, istemsizce mırıldandı. Bu kız bir çiftçi kızı öyle mi? Mühür şeritlere sahip bir çiftçi kızı? Külahıma anlat onu sen!
 “Anj, bu kadar uzakta ne arıyorsun?”
“Sizinle tanışma-”
“Kibarlığa gerek yok. Tanıştıysak, yürüyüşü sonlandırabiliriz o halde.”
“Bir büyücü böyle mi tanışır?”
Anjaya bunu söyler söylemez Nita rüzgarı sağına alarak onu ve kendisini meydandan olabilecek en uzak yere fırlattı. Anjaya’nın niyeti neydi bilmiyordu ama bir direnişçi bir başkasıyla bu şekilde buluşmazdı. Daha gelmeden önce mühür taşı aracılığı ile sinyal verirdi.
Kahinin av köpeklerinden birisi olmalıydı Anjaya. Nita bu düşünceyle onu köyden uzaktaki ormana kadar götürmüştü. Kimsenin ruhu bile duymadan onu yenmeliydi ve göründüğü kadarıyla Anjaya’nın istediği de kendisiyle ciddi bir kavgaydı.
Daha büyü sınıfını bile bilmediği birine karşı savaşacak olmak Nita’nın hiç de hoşuna gitmiyordu. Eski ailelerden olduğunu söylediğine göre Anjaya, saklı büyü kullanıyor olabilirdi. Üzerinde büyü taşı, mühür veya fırça görmemişti.
Nita bir an için durdu. Saklı büyülerle karşılaşacak olmanın verdiği heyecanla, Anjaya’nın anlam veremediği bir şekilde mutluluk sesleri çıkardı. Bir kahkaha ya da nara değildi. Her ikisinin ortası bir tepkiydi. Anjaya bu kızın akli dengesini daha fazla sorgulamayı bir kenara bırakıp yavaşça ona doğru yürüdü. Etrafındaki aura giderek güçlendi.
Bakışları kesiştiği anda rüzgâr her ikisinin etrafında dolandı ve etraflarında bir daire halinde toprağa ve ağaçlara kesikler attı. Kullanmaya hazırlandıkları büyü güçleri birbirini yalayıp geçmişti.
Anjaya nasıl başlaması konusunda kararsızdı. Çıplak elle saldırmaya karar vermişti. Ne de olsa bu kız daha kavganın başında kadim silah kullanacak değildi ya.
Nita ise başka düşünüyordu. Düşman olduğunu algılamıştı ve onu en hızlı şekilde yok etmeye karar kılmıştı. Hırkasını yere attı. Elbisesinin kolu dirseğinin üzerinde bitiyordu. Kolunu dik bir şekilde tuttu ve dirseğin dış yüzünden eline kadar olan etinde dört ayrı yassı ve sivri ok ucu belirdi.
Okların başları birer el uzunluğu kadar dışarıya çıktı. Okların deride başladığı yerden kızın boynuna kadar uçuk mavi bir ışık şeridi salındı. Kolundaki plak oluşturan oklar, oldukça keskin görünüyordu. Nita ona doğru hücuma geçmekte beklemedi. Anjaya ok uçlarından gelen darbeyi iki elinin arasında tutarak karşıladı. Yana doğru kıvırmasıyla Nita takla atarak geriye düştü. Ancak daha geriye doğru savrulurken, kızın kolundaki oklar ona doğru fırladı.
Anjaya oklardan kaçmasının imkansızlığını anlayınca aklına gelen ilk büyüyü kullandı. Yatsıtma büyüsünü…
Nita bu büyüyü görünce aklına Lodslar ve Droular geldi. Yansıtma ve çoğaltma, onların büyülerindendi. Anjaya’nın düşman olduğundan artık zerre şüphe etmiyordu. Ya sunak nehrinin ya da Lodsların kölesiydi, Nita için her ikisi de birdi. Yansıyan oklar saplandığında Nita’nın bedeni sanki suymuş gibi üzerinde kayarak koluna yerleşti. Deride veya kıyafette tek bir çizik bile yoktu.
Anjaya güzelce gizlediği mühür kâğıtlarını ortaya çıkartmıştı. Saklı büyüyü hemen kullanmak istemese de bu kızın ataklarına karşı çıplak elle karşılık verdiği her seferinde savruluyor ve yerinde geniş boşluklar bırakıyordu.
Element bedenlemeyi kusursuz bir şekilde yapabiliyordu. Bedeninde sadece kollarını buza çevirdi. Keskinliğini o kadar arttırdı ki kızın kemiklerini tek bir dokunuşta un ufak edeceğinden emindi.
Anjaya atağa geçti ve hızlandı. Nita ise Anjaya’nın beklediği şeyin tam tersini yaptı. Anjaya ona doğru hızlanırken, Nita savunmaya geçeceğine neredeyse yere değecek kadar alçalarak Anjaya’ya doğru koşmaya başladı.
Nita gözden kaybolacak bir hıza ulaştı. Anjaya’nın iki yana açılan kolları arasına girerek, sol kolundaki okun uçlarını Anjaya’nın suratı ile buluşturdu. Anjaya geriye çekilmeye çalışsa da biraz geç olmuştu. Kafasını geriye doğru itmesine kendi hızı engel olmuştu. Suratı kana bulanmıştı. Nita ise her iki kolunda birer sıyrıkla kurtulmayı başarmış, büyükçe görünen bir ağaca yaslanmıştı.
Nita sıyrılır sıyrılmaz kafasının üzerine gelecek bir darbeyi beklemese de refleksleri sağlamdı. Ufak bir mesafe farkla kafasının üzerine gelecek olan darbe, ağacı ikiye yarmıştı. Kafasına geldiğinde olacakları düşünen Nita tek gözünü kıstı ve bir ıslık çaldı.
Yaklaşık yarım saat içerisinde olan tek şey ağaçları yıkan ve etrafta parçalanmadık kaya, kökünden fırlatılmamış ağaç bırakmayan karşılıklı darbelerdi. Her ikisi de bir darbeden kaçtığı anda karşılık veriyorlardı. Ancak ne Nita kadim silahını tam kapasite kullanmıştı ne de Anjaya sakli büyü kullanıyordu. Bunun görünen sonucu her ikisinin de yara bere içinde kalması ve ormanlık alanda bir boşluk oluşmasıydı.
Nita seri ok atmaya başladığında Anjaya yeterince uzaktaydı ve önüne topraktan bir set çekti. Oklar toprağı dağıtmış olsa da etrafı toz sarmıştı. Nita’nın toz nedeniyle görüşü sıfırlanmıştı. Kulakları çarpışmadan ötürü uğulduyordu. Yukarıya sıçrayarak yüksek bir dala tutunmayı düşündü, bu sayede tozlar inene kadar durmaya karar verdi.
Anjaya ise topraktan bir kol ile ayaklarından yakaladı. Toprak kızın belinde yükseldi, kollarını yakaladı. Hareket etmesini engelledi. İstediği ağaca gelişigüzel savurmaya başladı.
Nita ise bu hamlenin karşısında eli kolu bağlı bekleyecek değildi. Bedeninde yer değiştiren oku, saçındaki şeritlerden birinin düşmesini sağladı. Düşen şerit, toprak kola değdiği anda kolu un ufak etti. Anjaya geriye doğru fırladı ve üç dört kez çarparak ancak hızı düştü ve durdu. Nita ise toprak kol ile fazla yorulmuştu ve yere çakıldı.
Anjaya kemiklerini çıtırdatarak kalkarken Nita kafasını kollarıyla korur şekilde geriye kaçtı.
Nita oklardan ikisini çıkartırken diğerlerini derisinde gömdü. Oklar çıkarken uzadı ve tam çıktıklarında iki başlı mızraklara dönüştü. Mızrakları çevirerek saldırırken, Anjaya da altındaki toprağı ayağından çekiyordu. Nita hangi ara bu çocuğun mühürlere dokunduğunu göremiyordu bile.
Her ikisi de karşılıklı olarak durdu. Bir şey gene elde edememişlerdi. Güçleri neden birbirine bu kadar denkti? Sürekli konuşup birbirlerini eleştirseler de yenen ya da kaybeden kimse yoktu. İt dalaşına dönüşmüş kavgaları sadece etraflarını mahvediyordu. Her ikisi de aralarında mesafe bırakacak şekilde geri çekildi.
Toprak üzerinde kıvılcımlar gezinmeye başlamıştı. Nita ise kadim silahının üstün güçlerini kullanmaya hazırlanıyordu. Önce kolundaki oklar içeriye girdi. Sonra aydınlık bir şerit kolunda belirdi. Uzun bir ışık kolundan çıktı ve hemen ardına yayı görünür oldu. Kollarında yine uçuk mavi şeritler vardı. Işıkla beraber iki metreye yakın bir ok belirmiş ve Anjaya’ya nişan almıştı.
Anjaya ve Nita kan ter içerisindeyken ve her ikisi de güçlü silahlarına geçmişken, Anjaya bir anda bir tıkırtı duydu. Son gücüyle Nita’ya önce direnişçi sembolünü gösterdi. Bu Nita’nın gardını düşürmesini sağladı. Sonra da onu kucağına alarak bir çalılığın içine soktu. Çalılıktayken Nita’nın ağzını eliyle tutup konuşmasını engelledi. Nita da sesleri duymuştu. Kafasını sallayarak anladığını ifade etmeye çalıştı. Anjaya’nın dikkatiyse kızın saçlarından gelen güzel kokudan bir türlü ayrılamıyordu.
Çok geçmeden dört kişi alana gelmişti. Bronz bir kıyafete sahip kaslı ve iri yarı bir adam gruptan ilk konuşan oldu.
“Dediğim gibi ses buradan geliyordu. Ciddi bir çarpışma olmuş gibi.”
Oldukça miskin duran bir tipse ağzını bıçakla aralıyorlarmış gibi konuştu.
 “İkisinin de et kafalı olduğundan bana bahsetmeliydiniz. Tamam, Nita tam bir kaçıktır ama Anjaya? O soylu değil miydi?”
 “Neyse ne işte, saray bizi acilen çağırıyor ve ikisinden de haber alınamamış.”
Esmer olan bunu söyler söylemez kanatlanmış gibi hızlandı. Miskin tipse konuşmaya devam etti.
“Sırf sakin bir hayat istediğim için baş öğrenci bile olmadım ve ne yapıyorum? Nita’yı bulmaya çalışıyorum. Nita diyorum!”
Nita, Anjaya’nın gevşeyen elinden kurtulunca oklarından birini uzakta hedeflediği bir noktaya gönderdi. Ok kuşların havalanmasıyla ciddi ölçüde bir ses yaratınca gelen grup sesin olduğu yöne doğru uçarcasına yöneldiler.
 “Onları tanıyor musun?”
 “İkisini evet. Esmer sessiz olan Sreren ve Bronz çam yarması Zi’yi tanıyorum. Sen?”
“Sürekli söylenen Jamahe ve yanındaki şalı olan kız Faye... Kıyafetlerimizi temizleyip onlara ulaşırız.”          
“Sarayın bizi neden aradığını bile bilmiyorsun, emin misin?”
“Bırak arasınlar, iki direnişçinin savaşması karşısında saray ne ceza veriyor bilmiyor musun?”
Anjaya yaraları üzerine bastırdı. Sonra acıyla suratını buruşturarak Nita’yı yanıtladı.
 “Saray bize ceza vermeyecektir. Rütbeli adayıyız. Sen, ben ve o dördü…”
Nita boş gözlerle bakınca Anjaya yavaş yavaş açıkladı. Yerdibi sarayından haber geldiğini, bir varis olduğunu ve onların rütbeli olabileceğini teker teker anlattı. Nita merakla elini ısırırken sordu.
 “Bir varis adayından haberim yoktu.”
 “Gizli tutuluyormuş ama var.”
Nita gizli tutulan bir varis olduğunu duyar duymaz aklına gelen ilk şeyi mırıldandı “Abla…” Anjaya’nın ve onun aklında aynı kişi vardı. Sarayda dikkatini çeken büyücüler içinde nedense sadece bir kişiye varis hakkını yakıştırmıştı.
 “Madem direnişçisin neden saldırdın?”
“Bir rütbeli adayının ne kadar güçlü olduğunu merak ettim ve yanlış anlama, haberi olmayan bir tek sen vardın. Yani kim haberleşmek için kullanılan mühür taşını dolabına kilitler ki?”
 “Çok ses çıkartıyordu ben de… Sen odama mı girdin?”