30 Nisan 2014 Çarşamba

Ruh Bedene Şekil Verdi 20

Bölüm 20

Kahin sunak nehrinin büyük tapınağında sesi yankı yapan sesine aldırmadan bağırıyordu. O ve iblis tamamen ruhların şarkısı eşliğinde, gecenin bir yarısı yalnızlardı. Kendilerinden başka kimse yoktu.

Tapınakta ağlayan büyücü heykelleri vardı. Vazgeçilen kadının arkasından yas tutan büyücüler, kendi ruhlarını nehrin almasına izin vermişlerdi.

Ruhlarını iblise vererek kendilerini cezalandıran büyücülerin ölümünden sonra, onları anlatan heykeller dikilmişti. Kiminin ağlayan yüzü seçiliyorken, kiminin yüzü ellerinin arasında gizliydi. Ağlayan heykeller bir noktayı merkez alarak daire oluşturur şekilde dizilmişti. Kahin kolunu heykellerden birine dayamıştı. Saygısızlık olduğunu umursamıyor gibiydi. İblise sorular soruyordu.

“Eranor’un iplerini gevşetmek mi? Bir muhafızı kaybettirecek nasıl bir sebep olabilir? Eranor, en güçlü muhafız şimdi direnişçilerin bir oyuncağı haline geldi.”

İblis güldü. Karanlıkta şekli seçilmiyordu. Derisi tüycüklerle kaplıymış hissi veren ağlardan oluşuyordu sanki. Kahin onun esas formunu ilk kez görüyordu. Bilinen bir biçimi yoktu, eşi benzeri görülmemiş bir canavardı. Kaburgalarla desteklenmiş kuyruğu, uzun boynu vardı. İstediği anda esir aldığı ruhlardan birinin bedenine de bürünebiliyordu. Daha kahkahası yankılanırken tıslayarak konuştu.

“Eranor’un geri dönüşü yakındır. Lodsların yeni bir saldırısını duyar gibiyim. O kadını yalnız bıraktığımız anda kanatlarına tekrar sarılacaktır. Onun karşısına çıkanlarla bizzat görüşmek istiyorum. Eranor’un benim büyümden sıyrılabilmiş olması, sana neyi anlatıyor?”

“Daha önce bahsi geçen şu Eranor’un hançerleri, aydınlığın ikizleriydi. Anlıyorum, bu beklemeyeceğim kadar iyi bir haber.”

Kahin saniyeler içerisinde duraklamasını sonlandırdı. Hançerlerin aktifleşmesinin Eranor’un kurtulmasına sebep olduğunu ve hançerlerin sadece varisin elinde kullanılabileceğini düşünerek devam etti.

“Demek ki söylentiler doğruymuş, gerçekten hançerlerce kabul edilmiş bir varis var.”

Kahin bunu söyler söylemez suratını memnun bir ifade kapladı. Merakla aradıkları varis kendini belli etmişti. İblisin sözlerine göre, hiçbiri rakip olacak kadar güçlü değildi. “İki rütbeliyi bile yok edememiş, sadece kandırabilmiş bir varisten bahsediyorum.” diyen iblisin pis sırıtışına kahin de eşlik etti.

“Ölmeleri işine gelmez miydi?”

“İçlerinden biriyle fazla ilgileniyordum. Eranor eline geçirdiği ruhu tamamen yok eder bu yüzden. Kendime katmak istediğim bir yetenekti. Şimdiyse durum tamamen değişti.”

İblis birkaç adım attı ve nehre yöneldi. Hemen sonra konuşmaya devam etti.

“Varisleri ne kadar yok edecek olursam olayım, vazgeçilen bir başka varis adayı bulmayı başarıyor. Bu durumun kökten çözülmesi için zaman geldi.”

Kahin, gölgeler arasında kaybolmakta olan iblise bakarak konuştu.

“Peki ama nasıl? Bulunamayan ve korunan, şeklinden bile bihaber olduğumuz ruhu nasıl bulacağız?”


*****



“Neyin doğru olduğunu biliyorsun. Bul beni! Nerede olduğumu biliyorsun.”

Rabi’nin gece gündüz aklında bu kelimeler devam ediyordu. Hanı sabahın ilk saatlerinde terk etti. Zess ne kadar kızarsa kızsın, göz bandını takma huyundan vazgeçmemişti.

Mavi çiçeklerle bezeli bir nehir kenarı… Sunak nehrinin batıdaki dallarından birini gördüğünü çözebilmişti. Oraya gitmekten çekiniyordu ve eğer rüyasındaki gibi yağmur yağacak olursa… Bensura’da ıslanma tehlikesi aklının bir köşesinde yer alıyordu. Kaderinde ne varsa görmek istiyordu.

Saya… Onu deliler gibi merak ediyordu. Yağmurla beraber, üzerindeki artık tamamlanmış olan hafıza bariyeri daha güçlenmişti. Bu onu garip bir ruh haline sokuyordu.

Bensura bu hafta günün son ışıkları gökyüzünden silinirken yağacaktı. Eğer gün batmadan oradan çıkabilirse… Rüyaları merak ediyordu. Neler olacağını merak ediyordu. Bu merak her saniye şiddetleniyordu. Üçü ayrıldığından beri rüyaları giderek şiddetlenmişti. Sabah ellerinin arasında bir kelebek bulduğunda çağrıldığını anlamıştı.

Yapması gereken şey saklı büyünün ustalarını bulmaktı ama rüyalarının daha sıklaşması onu boğuyordu. Bariyerleri tamamlandığı için rüyalardan korkmaması gerekirdi ama nedense korku içini kemiriyordu.

Saklı büyü ustaları yok denecek kadar azdı. Dahası güvenilir bir usta bulmak imkansızdı. Saklı büyüler beş yaşına kadar ailelerde öğretilirdi. Beş yaşından sonra saklı büyü öğrenmek zaten duyulmamış bir şeydi.

Rabi kendi büyü sınıfından son kişi olmadığını umsa da araştırmaları sonuçsuz kalıyordu. Kraliçenin askeri büyüsüne yakın olan, ölünün gözleri büyüsüne sahip olduğunu iddia eden birkaç büyücünün varlığını duymuştu.

Yanlarına vardığında ise sadece bir avuç sahtekar olduklarını görmüş, sinirlenmişti. Birkaç ufak kaza olmuştu ki, bu sadece Rabi’ye göre ufak kazalardı çünkü adamların evlerini başlarına yıkmıştı, Rabi bunu yaparken kendini tamamen haklı görüyordu. Çünkü yeterli olmadığı bariyer büyüsünü kullanarak bile onları yenebiliyordu.

Bir usta bulmaktan umudunu tamamen kestiğinde Amber ve Zess’e haber vermek neyse ki aklından çıkmamıştı. Zess bir aptallık yapmaması hakkında kesin konuşmuştu.

Saya’yı bulacaktı. Daha sonra mecburen Yerdibi Sarayına dönecekti. Sarayda kendine eğitim verebilecek çok güçlü bir usta vardı ancak sarayın en tuhaf ve en korkulan adamı olması nedeniyle Rabi ondan çekiniyordu. Sarayda Zess ve kendisinin çocukluktan beri çıkarttıkları karışıklıklarda en kötü tepkiyi veren o usta olmuştu.

Saklı büyünün efsanevi ustası kel ve çatık kaşlı biriydi. Daha küçüklüklerinde o parıldayan kafa ile dalga geçerken yakalandıkları bir başka zaman da ağlayana kadar ceza vermişti. İhtiyarın çocukken korkmaları için sürekli andığı isim de aynı ustaya aitti. Rabi’nin görmek istediği son kişiydi.

Kendisine güveniyordu ve başını tehlikeye sokmayacağına kendi kendine söz verdi. Nehrin bulunduğu yere oldukça yakın bir dalı vardı. Adımları onu istemsizce götürüyordu. Kaldığı handan çıkarken bulabildiği en iyi atı satın aldı.

Kraliçenin askeri büyüsünde sahip olduğu at aklına gelince istemeden kıyaslama yaptı. O büyünün atı gibi muhteşem bir yaratık olamazdı ama altındaki de idare ederdi.

Kendi büyüsüne yabancıydı, o büyü ile birlikte bambaşka duygular hissediyordu. Yediği her etin tadını alıyordu ve bu normale döndüğünde anımsayarak, midesinin bulanmasına neden oluyordu.

Isırışı, parçalayışı, kanın tadı ve kokusu yoğun bir dalga halinde bilincinde uçuşuyor, bir canavarın et arzusunu korkusuzca hissediyordu. Bu aç olmakla aynı şey değildi, keyif için öldürmekti. Bir canın elleri arasında yok oluşunu izlemekti. Son anına eşlik ederek, yok etmeyi en doğal hakkı olarak görmekti. Kendinden tiksiniyordu, aynı zamanda arzuyu kontrol etmeyi bıraktığı anda daha da güçleneceğini fark ediyordu.

Gideceği yer ona çok yakın sayılmazdı. Bir günü at sırtında geceyi ise bir başka handa geçirdi. Ertesi sabah yanına yeterince erzak aldığından emin olduktan sonra ilk ışıklarla beraber tekrar yola çıktı.

Yolda etrafındaki insanlara her baktığında içlerindeki endişeyi görebiliyordu. Birkaç amatör büyücünün Bensura ile güçlenen büyülerinden ötürü saçma kavgalara girişmesini keyifle izlemekten kendini alamamıştı.

Nehrin dalına yeterince yaklaştığında öğlen saatleriydi. Etrafında uçuşan kelebekler, ona yakın olduğunu söylüyordu. Çok geçmeden etrafında kelebekler ile kız göründü.

Saya salınarak ilerledi ona doğru. Gözleri hafif nemliydi, elbisesi beyazdı, gün ışığı cildinde dans ederek ilerliyordu. Rabi’nin kanı dondu. Tanıdıklık hissi ve bu karmaşa… Anıları tamamen kapanmış olması gerekirken sarsılan bariyeri hissediyordu. Düşünceleri hızla akıyordu zihninde ve Saya sadece onu kendine doğru çağırıyordu. Rabi sanki yapabileceği hiçbir şey yokmuş gibi itaat etti. Köle gibi efendisinin izinde yürüyordu.

Rabi ilerledikçe her şeyi unutturan bambaşka bir büyünün tadını almaya başladı. Yoğun bir enerji nehrin etrafını yalıyordu. Nehrin etrafı rengarenkti, tıpkı Bensura gibi ışıl ışıldı. Bir ateş gibi nehrin etrafında hareket eden hava ve ışıklar gözlerine oyun oynuyordu. Nehirden uzak durmak istese de gözlerini ayıramıyordu.

Kürek kemikleri dinlenmeksizin devam ettiği yolculuğun acısını ona hissettirirken adımları Saya’nın davet eden ellerini takip etti. Kız koşarak ilerledi. Rabi ise onun kadar hızlı gidemiyordu.

Düşünceleri nehrin ışıklarında kaybetti önemini… Ruhların şarkısı etrafını sarıyordu. Ruhların matemi karşısında kendi üzüntüleri önemini kaybetti. Kendi değeri kayboldu. O yoktu artık… Nefes alan herhangi bir şey vardı. Belki bütünleşmişti, belki siliniyordu…

Saya nehrin mavi çiçeklerinin en güzel olduğu yerde sırtını ağaca dayamış bir şekilde duruyordu. Ağaç dallarını nehrin içine doğru eğmişti. Mevsime inat etrafı ilginç çiçekler ile doluydu. Nehrin sularında ruhların matemi duyuluyordu.

Saya biçimli dudaklarını kıpırdattı.

“Son güneş doğmadan… Bu sözün anlamını biliyor musun? Verdiğin sözü hatırlıyor musun?”

Rabi konuşamıyordu. Sarhoş olmuş gibi sendeleyerek yanına ulaştı. Ağaca tutunurken başını Saya’nın omzuna dayadı. Nefes alış verişi hızlanmıştı. Büyü kırabileceğinden çok fazlaydı ama bedeni ona inatla büyüyü yok etmeye çalışıyor, adeta sunak nehrinin bu dalının lanetli havasıyla savaşıyordu.

“Korkma… Gel. Ben senin yaşamaya başladığında ilk tanıştığın kişiyim, bana güvenmeyecek misin?”

Saya’nın sesi yumuşak, şefkatliydi. Genç kadın yere oturdu, Rabi de yanına. Eliyle saçlarını okşuyordu.

“Sana anlatabilirim, son güneşi… Her yeni doğuşta kahrolanı… Benim öykülerimi dinlemeyi severdin, hatırlıyor musun?”

Rabi nefes alıp verdiğinden emin değildi. Kim olduğunu dahi unutacak bir hale bürünmüştü, Saya’nın ne dediğinden haberi yoktu. Sadece dinliyordu. Zaman kavramı yavaşça siliniyordu.

“Zavallı çocuk… Sana çok yüklenmediler mi? Anılarını dahi kendi kontrollerine aldılar, kimliğini yok ettiler… Kim olduğunu duymak ister misin? Beni hatırlıyor musun?”

Rabi kafasını salladı, seni tanımıyorum, diye kıpırdadı dudakları. Bir fısıltı çıktı dudaklarından o da hafif esen rüzgarda dağıldı gitti. Rabi kendisini hiç bu kadar yorgun hissetmemişti. Saya konuştu tekrar…

“Hatırlayacaksın Rabi… Ben bir muhafızdım eskiden.”

Saya ellerini ceketinin altındaki sert karın kaslarında gezdirdi ve yukarı çıktı. Kalbinde durakladı. Nabzını dinledi ve bedenini onun bedeninde yukarıya çekti. Rabi’nin büyüsü artık sınıra dayanmıştı. Bedeni ve Kraliçenin askeri büyüsü, buradaki karanlık büyüye tümüyle karşı koyduğu için parçalanıyordu. Patlayan parmakları, dağılan ve deride morluklar yaratan minik damarlar...

Parça parça ölüyordu. Nefes alışı düzensizdi, kesik kesik ve hızlıydı. Uyuşmuş hissediyordu düşüncelerini bile duyamıyordu. Rabi uyuşmuş hissediyordu. Rabi’nin yüzü parçalanırken kanlı yanağını okşuyordu Saya.

“Ben muhafız olmak için nehre girmeden, seçilmeden önce etrafımda koruma amaçlı binlerce bariyer vardı. Seninse yok... Ama daha önce buraya hiç gelmediğin için bilemezdin. Hiçbir direnişçi bilemezdi. Zavallı Rabi... Zavallı geçmişi olmayan Enat a’Veir... Kendi ismini tanıdın mı?”

Tüm bedeni et yığını haline dönüşüyor, etler parçalanıyordu. Uyuşukluk hissi yerine korkunç acılar uyandı. Saya patlayan parmaklarını öptü.

Saya dudaklarının yanına bir öpücük daha bırakırken bunun, son anları olduğunu biliyordu. Gözlerini yumarak bu acının kısa sürmesini diledi. Çıldırtacak seviyeye yükseldiğinde bayılmak üzereydi.

“Çok açım. Günahlarınla beslenmeme izin ver”

Sessiz bir çığlık gibiydi duyduğu. Karanlık hafifçe dağılıyordu. Güneş ilk ışıklarıyla birleşen ellerini aydınlatmıştı. Rabi göğsündeki sancıyı hissetti. Boğazındaki, göğsündeki elleri hissetti. Kendi kanının tadını aldı. Usulca üzerine düşen yaprakları hissetti.

Kadına seslendi Rabi, ”Saya, seni seviyorum”. Ne dediğini, neden dediğini bilmiyordu. Bir rüyayı yeniden yaşıyordu. Kadın ise adını fısıldadı güçlükle, “İzin ver” dedi. Kadının dudakları, dudaklarına dokundu. Rabi onun kanını tattı, veda öpücüğünden. Sonra kadın sağ elini yavaşça çekti, sol gözüne daldıracak ve Rabi için her şeyi sonlandıracaktı.

Rabi’nin üzerinden siyah sisler yükseliyordu. Et, kan ve siyah dumanlar…

Saya’nın içindeki kraliçenin askeri büyüsü uyanmış, ona ve sunak nehrinin üzerindeki tüm büyüye isyan etmeye başlıyordu. Kendi bedenini parçalamaya çalışıyordu. Saya korkuyla baktı kendi bedenine. İblisin ele geçirdiği bedende, böylesi güçlü bir karşı koyuş görülmemişti. Tek başına bir anne delirmişçesine nehrin en güçlü büyülerine karşı koyuyor, oğlu için çırpınıyordu.

İçindeki nehre köle olmuş ruh çılgına dönmüştü, yas tutuyor dövünüyordu. Saya a’Veir, güneş kahin tarafından katledilen kadındı. Nehir tarafından, kahinin oğluna karşılık yeniden beden bulmuş, gerçek bilinci gömülü güzel iblisti. Bilinci oğlunu o halde görünce tekrar uyanmıştı.

İblis, kendi bedeninde hapsolan zavallı anneyi dinlemedi. Ellerini Rabi’nin dağılmış yüzünde gezdirerek biçimini değiştirişini izledi. Elleri sert bir cisim görüntüsüne büründü ve birden gözüne sapladı.

Çatırtı sesi duyuldu.

Rabi'den havaya kanlı parçalar saçıldı...

Her tarafta timsahlar belirdi ve cıvık kan seslerinde hepsi teker teker patladı. Nehrin suyuna Rabi’nin timsahlarının kanı karıştı. Sunak nehrinin dalına kan karışan kısmı tuhaf bir şekilde kurumaya başladı.

Saya kendisi de parçalanırken nehri izliyordu. Rabi’nin cesedine bakarak konuştu iblis. Etrafında çiseleyen Bensurayla dağılan kanı toprağa akıyordu.

“Algı tohumu büyüsü ile zehirlenmiştin güzel oğlum. Bense nehrin bir iblisine dönüşmüştüm."

Eliyle kendini gösteren Saya devam etti konuşmaya.

"Bu iblis, tohumu üfledi ve tüm rüyaların değişti, anıların ve kaderin de öyle… Kendi ayaklarınla ölümün için geldin. Son güneş ise seni öldürecek olan sabah güneşiydi. Kraliçenin askeri büyüsünün tarihten silinişini izleyecek olan son güneşti. Beni bulduğun ve cesedini sunduğun için minnettarım.”

İblis son sözleri ile Saya'nın bedeninden sıyrıldı. İblis çıkarken bedenden Saya'nın saçları beyaz rengine dönüştü. İblis, Rabi ve annesini ölüme terk etti. Tüm acıyı gece boyunca hissede hissede can çekişe çekişe yok olacaklardı. Uzun ve korkunç bir ölümden iblis tatmin olmuştu.


***

-Aynı anda Lods ülkesi merkez ilde, Cevher köşkü-
“Lods senatosu uzun zamandır korkuyor, güneş isimli kahinden… Bir kral değil ama bir soylu olduğu söylentisi var. Hiç kimse soyunu söyleyemiyor. Lods casusların öğrenemeyeceği bir şey olamaz! Bir yabancı, evet bir yabancı ve yıllardır zayıflayan halkına rağmen Lods ırkını korkutan lanet olası bir yabancı. Anla beni Gaib, o Eranor dedikleri kadının en zayıf anındayız. Daha fazla beklemek istemiyorum!”

Gaib genç senatörü daha fazla dinlemek istemese de bir danışman olarak mecburdu. Senatör genç ama çirkin bir adamdı. Ancak şaşırtıcı bir şekilde dikkatli konuşması, kendinden beklenmeyecek adımları ile hep önde oluyordu.

Gaib’in akıllıca tavsiyelerine uydukça dikkat çekmeye devam edeceği açıktı. Ancak ne yazık ki senatörün kendi başına karar verme hevesi vardı. Gaib dikkatli, cılız ve yaşlı bir danışmandı. Her daim yanında bulunmayı görevinden saydığı için, senatörün küçüklüğünden beri bebek bakıcısı olmuştu. Her zamanki kibar ve naif ses tonunda konuştu Gaib.

“Nehir ve yağmur eskisi gibi değil biliyorsunuz… İblis sunak nehirlerini zehirlediğinde yalnız onların değil, bizim kıymetli yağmurlarımız da lanetlendi. Drou’lar eskisi gibi değil.”

“Bilgiye ve aklına hakimsin Gaib ama unutuyorsun. Onlara hala hükmedebiliyoruz, nehir güçlendikçe bu elimizden alınıyor. Sonra ne olacak? Droular savunmamızın temelini oluştururken ne olacak? Senatonun onayı gecikir ama aldığın duyum gerçekse…”

“Gerçekliğinden şüpheniz olmasın… Eranor’un kanatları kırılmış ve nehre bağlılığı kaybolmuş. Ancak yine de o kadar asırlık bir yaşta ve her ne olursa olsun savaşı kaybetmeyecektir.”

”Büyü uykusu diyorsun, yani yaşla gelişen büyü yeteneği… Kaybedecek Gaib, kaybedecek! Ve halkımız tekrar o ihtişamlı günlerine geri dönecek!”

“Lodslar her zaman ihtişamlı olmuşlardır. Daha fazlasını istemeden önce akıllıca düşünüp karar vermek gerekir. Lütfen siz de biraz daha düşünün.”

27 Nisan 2014 Pazar

Porfiriya

Özet: Buram buram iç anadolu toprağından bir tıpçı, vampirle karşılaşırsa...
Mini parodi tadında saçmalık :)

One Shot

“Ben de dedim bu saate kadar demo ders mi konurmuş töbe töbe... O değil bir fizyocuları var görsen aklın gider yani. En kötü hocası bile iyi dersanenin... Tamam pahalı da ortalama yaparsam... Ya şimdi 60 da bu komite... Haklısın ya nörodan ben nasıl alabilirim o notu? Of ya... Hadi bir işe yarasa da anlasam... Yok, yok bizim okuldan doktor çıkarsa hayatta muayene olmam ben. Neyse annem ben taksi tutsam yarım saate oradayım. Hadi öpüyorum ben seni.”


Tus dershanesinden çıkmış, sakin adımlarla yürüyordu dönem 2 tıp öğrencisi. Etrafı saatin 22.20’yi göstermesine rağmen kalabalık sayılırdı. Bir an otobüs durağını görünce acaba diye düşündü, sonra keyfine ne kadar düşkün olduğu aklına geldi. Belediyeye binse eve kadar on üç dakika yürümesi gerekiyordu ve bu ona şimdiki haliyle çok görünüyordu. Yorulmuştu, ortalaması kritikti ve çalışması gerekiyordu, sabahın 10’undan beri ders dinlemek kafasını duman etmişti.


Yan taraftan hızlı bir cisim ara sokağa daldığında, orada bir ara sokağın varlığından haberdar bile değildi. Merakla kafasını çevirdi, dopamin reseptörlerinin ona oyun oynadığını varsayıyordu.


Kendi kendine mırıldandı. D4 ve bişiy daha 6 şizofrenide artıyordu sanki ya ondandır ondan. Bi dakika? Ben şizofren değilim ki lan? Ağır fizyoloji dersi beni bu hale mi getirdi yoksa?


İstemsizce bir iki adım atarak ara sokağa baktığında gölgeler içinde ekstra yakışıklı bir çocuğun bir kızın boynuna dişlerini batırdığını gördü. Yerde bir kız daha vardı ve canlı gibi görünmüyordu.


Oha o ne la? Hiçbir şey görmemiş gibi devam et... Geriye birkaç adım at ve görmemiş gibi taksi çevir giderken de polisi ararsın olur biter. Diyen iç sesine uyarak bir adım atmıştı ki az önceki yakışıklı onu çekerek duvara yaklaştırdı. Adamın dişleri uzundu ve tıslayarak sordu.


“Sen kim olduğunu sanıyorsun?”


“Asıl sen kim olduğunu sanıyorsun? Sırtımı ağrıttın, neyse evde krem vardı ondan sürerim artık.”


Dişlerini daha da çıkarttı adam.


“Sana neler yapacağımdan korkmuyor musun?”


“Üç gulfü bir elham okurum hiçbir şeycik yapamazsın.”


Vampir üç gulhünün anlamını çözmek için sorarcasına bakarken tıpçının gözleri tüm kanı çekilmiş kadınlara odaklanmıştı.


“Porfirya ya bu… Tabi ya biz gördük onu biyokimyadan, sizde bir şey eksikti ondan kan emiyordunuz, ama sen bi tuhafsın yani onların kıllı olması gerekir sende maşallah. Ağda mı yapıyorsun suratına?”


“Porfirya mı? Vampir diye bir şeyi de öğrettiler mi biyokimyadan?”


“Şehrin göbeğinde vampir mi olurmuş?”


Vampir gülmemek için kendini tutsa da dayanamadı ve kahkahayı bastı.


“Tarda vardı ben onu tarhana diye ezberlemiştim geçen sene. Ya hiçbir zaman iyi bir öğrenci olmadım. GAPHÜK diye ezberlediğim bir tablo daha vardı o neydi ki? Of of, bir de bunu nerede kullanacağım diye hocalara kızardım. Nereden bileyim etrafta manyakların olabileceğini?”


Tıpçı kız vampiri epey eğlendirmiş görünüyordu. Kız duaları okumaya başlamıştı şimdi de. İçinden şunları geçiriyordu. “Korktuğunu belli etme bi ayetel kürsü okusan gider bak!”


Okuyup vampirin üzerine üflediğinde vampir bir an geri çekilip bir şey var mı diye bakmıştı. Neler olduğunu çözememiş görünüyordu. Kız aralıksız konuşuyordu, içinden konuşmadığının farkında değildi. Aklına gelen her şeyi söylüyordu.


“O değil de benim bildiğim sadece ilk yardım ben napsam şimdi. Git bi bez mez getir napmış ya şuna bak! Hala duruyor ya?”


Gözlerini pörtletmişti kız.


“911i arasam diyeceğim, malum Amerikan dizisinde gibiyiz 112yi arasam ezik kaçar... “


“Biber gazı, biber gazı... Yöresel bir vampirse işe de yaramaz lan herkes adapte oldu biber gazı solumaya... Peh...”


Vampir gözlerine bakarak, “Hiçbir şey hatırlamayacaksın!” dediğinde kız da aynı anda “Âmin” dedi ve duanın gücü der gibi bir sırıttı. En sonunda dayanamayan vampir onu yedi.
Son

5 Nisan 2014 Cumartesi

Dredna 1



Dredna da sıradan bir gün... Dredna'yı gördünüz mü daha önce? Ah neler saçmalıyorum, gelmiş olsaydınız kesinlikle sizi asla unutmazdım.

Güneşli bir bahar, mevsimsel doğup ölen kentevizler, yeşil ve mavi yapraklı bahar perileri... Evet huzurlu bir ülke...

Drednada tek sorun yenilme korkusu. Çünkü dreda bir wandilek ülkesi ve wandilekler üç ayaklı yaklaşık yirmi santim boyunda ve... Aşırı renkliler. Hatta periler bu sevimlilere wandikek, wandilkrema diyor.

Wandilekler o sevimli yanaklar ile bebeklere benziyorlar. Fazla simetrikler. Suratı uzun, yuvarlaktan farklı olan bir wandilek bulamazsınız. Sivilcesi ya da kilo derdi olan bir wandilek kızı yoktur. Hele erkekleri ilk doğduklarında üçüncü gözleri daha henüz mavi rengini kaybetmemişken sevimli ötesi bir tatlıdır. Wandileklerin iki kuyruğu üstüstedir. Her wandilek kızının yaşı yeterince büyüyünce yani üç yılda kuyrukları örülür ve örgü boşluklarına takılar takılır. Bu takılar her şölyetuyun da şekere benzeyen renkli taşlar ile değişir. Şeker renkli taşlardan ötürü en çok yenildikleri zaman da şölyetuyundur.

Şölyetuyun, kenterevizlerin doğduğu gün yapılan festivaldir. Kenterevizler iki dünyanın ufak boylu bekçileridir ve her bahar doğup her kış kapının kapanmasıyla ölürler. Şölyetuyunda kızlar artık evlenme çağına gelir. Tam elli iki santim boya, inanabiliyor musunuz bu kadar uzayabiliyorlar? Wandilekler kısa boylu bir halktır ve erkekleri en uzun yetmiş, kızları ise en uzun elli iki santim boyundadır. Malesef wandilek halkının en uzun yaşayanı yirmi iki yıl yaşamıştır.

Eğer bir wandilekseniz kendinize dikkat edin. Ah doğru ya söylemeyi unuttum. Wandilek olduğunuzun farkına bile varmayabilirsiniz. Daha sonra açıklarım, kafanızı karıştırmayayım.

Wandileklerin zaman kavramı siz insanlardan farklıdır. Yaklaşık on kat hızlı döner zaman ve on kat uzundur. Şaşırtıcı geldi değil mi? Yani sizin bir gününüz wandilekler için bir gün değil, bir günün bölümleri. Sabah akşam ve öğle ise günün saatleri. Wandilekler tembel olmayan yaratıklardır ama saatin onlar için bir önemi yoktur.

Wandilekler ile orman perileri bambaşka olsalar da birbirlerine bayılırlar. Asla bir dredna kahvaltısı yapmadan bu dünyadan göçüp gitmeyin. Doğru, doğru... Nasıl geldiğinizi de bilmiyorsunuz. Şimdi defolun önümden ben meşgul bir orman ciniyim! Harika Dredna yahnisi verilecekmiş, öyküye sonra devam ederiz. Kaşıkla vururum yahninin hepsi benim. Ciddiyim, boyum kısa olabilir ama hem yahniyi hem de tatlıyı bitirebilirim. Görüşürüz dostlarım. Belki Drednanın meşhur aşçısıyla iyi geçinirseniz Özsöğüt hanında size de tatlı verebilir. Görüşürüz, evet iyi bakın kendinize...


30 Mart 2014 Pazar

Ruh bedene şekil verdi 19


Bölüm 19

Diğer rütbelileri adaylarını araştırmak ve kendi büyü tiplerinde en iyi eğitimciyi bulmak için dağılmışlardı. Dağılmaları zamandan kazanmak için mantıklı görünmüştü gözlerine. Aldıkları bilgileri toplayacaklardı. Zess civarın en uyanık tüccarı ile konuşacaktı. Bu sıralar çoktan ona ulaşmış olmalıydı. Rabi ise saklı büyüler konusunda hızlı bir son eğitim almak için korkulan savaşçılardan birine doğru yol alıyordu.

Saya meselesini de Amber ve Zess ona bırakmaya karar vermişlerdi. Kraliçenin askeri büyüsüne sahipti sonuçta, hiçbir silah tarafından kesilemezdi. Ancak o kızı gördüğü anda yerini, onlara büyülü haberleşme taşları aracılığıyla söyleyecekti. Kimsenin bir yabancıya güvenmesi söz konusu değildi.

Rabi en zor büyü sınıfına sahipti ve ay sonuna kadar mükemmel bir hale geleceği eğitimi yetişmeyebilirdi. Amaçları göz doldurucu bir şov yapacakları; yetenekleri öğrenmek, azalan zamanda daha iyi bir konuma gelebilmekti.

Bensura biter bitmez buluşacakları yeri belirlemişlerdi. Yeterince güçlü olduklarında, daha önce soruşturdukları en güçlü rütbeli adaylarını bulacaklardı. Kendi güçlerini kanıtlamadan hiçbir büyücü, en yakın arkadaşları olsa dahi bu teklifi kabul etmezdi. Rütbeli olmak ve kral kahinin karşısına çıkmak, kimsenin kolayca vereceği bir karar değildi. Buna kalkışmak için bir ahmağın cesareti gerekirdi.

Amber mırıldandı. Sadece bir sene… Ya her şey bitecek ya da…

Tırmandıkça nefesi yetersiz gelir oldu. Durmadan, dinlenmeden dağın tepesine doğru çıkıyordu. Sis görüşünü daraltıyor, teninde nemli bir soğuk olarak kalıyordu. Yeterince yukarıya çıktığında, onu zorlu bir inişin beklediğini biliyordu. Çıkardığı sese aldırmadan kırık dallara, yaş toprağa hızla basıyordu. Bazılarının korkudan yanına dahi uğramadığı Körhayıt Dağlarına tırmanıyordu.

Dağın çevrelediği ve sakladığı, bu mevsimde hiç kimsenin bilmediği buz tutan bir göl, gölün ortasında bir kara parçası bulunuyordu. Gölün bir ruhu olduğu efsanesine neden olan bu toprak parçası, suyun üzerinde sanki ona değmiyormuş gibi görünüyordü.

Bir bilge -ki kendisi bir zamanlar rütbeliydi- burada yaşardı. Sır gibi saklanmış dağın arkasındaydı ve kendini her şeyden soyutlamıştı.

Amber buraya daha önce de gelmişti. Oldukça küçüktü o zamanlar. Era gördüğü bir rüyayı yorumlatmak için uğramıştı. Göl üzerinde bir kayıkla gezintiye çıkmalarını öneren bilge, rüyasını orada yorumlamıştı.

Eranor rüyasında hançerlerin içinden geçtiğini ama hançerin onu öldürmediğini görmüştü. Bilge bunun onun için bir kurtuluş, ülkesi için bir umut olacağından bahsettiğinde Amber yaşayacaklarından habersizdi.

Kayık yol alırken Amber suya bakmak istemişti. Yaz aylarında bile üzerinde sis olan nehir çok korkutucuydu. Birden azizlerin yansımasını görerek irkilmiş, geriye çekilmişti. Bu göldeki saf büyü, dağın kalbinden gelirdi. Gerçeği bir ayna gibi yansıtırdı.

Amber azizlerin bilgeye bakarak selam verdiklerini gördüğü anda ne yapacağını şaşırmıştı. Eranor bilgenin neden selam verdiğini anlamayarak sorsa da bilge Amber’a göz kırparak, bir açıklamada bulunmadı. Era görmüyordu ama bilge gizlenen azizleri Amber gibi görebiliyordu.

Amber anıları bir kenara bırakarak, çıktığı dağın tepesinden inerken, manzaradan nefesi kesildi.

“Kusursuz! Tıpkı hatıralarımda olduğu gibi...”

Kırmızı ve pembe renklerde, yaprak dökmeyen ağaçlar tuttukları buzla gölün etrafında çevrelenmişlerdi. Koşmayı imkansız hale getirecek kadar sıktı. Amber geniş dalları olan birinin sırtına çıktı ve eğimli olmasından faydalanarak onun üzerinden, bir diğerine atladı. Yerdeki halinden daha hızlı ve daha dikkatliydi.

Buz tutan gölü yürüyerek de geçebileceğini biliyordu. Ancak buza dokunmadan ilerlemek istedi. Elleri ve ayaklarından yükselttiği hava ile saniyeler içerisinde uçar gibi ilerlemiş, toprağa adımını atmıştı.

Amber direnişçi mühür taşını, avucunun içine aldı. Taş ışıl ışıl yanarak işaret verdi. Amber hafifçe başını eğip, diğer eli göğsünde selam verir şekilde bekledi. Mühür taşının cevabı gecikmedi. Buz kadar soğuk bir renge sahip taş giderek artan bir ışıldamayla parladı. Selamına karşılık bulan Amber gülümsedi. İçeriye aldığı davetini, nazikçe kabul ettiğini gösterir şekilde ilerledi.

Bilge adam, toprak ve krem renklerine bürünmüştü. Kahve çizmeleri ve tertemiz kıyafetleri ile şıktı. Aile armasının bulunduğu ufak bir detay, sol göğsünün üzerine işlenmişti. Beyaz kırlangıç ve ortasında aile ismi… Kendini soyutlamış bir insan görünümünden çok kibar bir beyefendi gibi giyinmişti. Rütbeli geçmişinden dolayı böyle olduğunu düşündü Amber.

Hafif kır, kahverengini biraz griye bırakmış kısa kesilmiş saçları vardı. Kemikli ama ince olan burnu hafif kalkıktı. Mavi ile yeşil arası gözleri, ince renksiz dudakları vardı. Yüzü her gün kesilse de akşama uzayan sakallara sahip olduğunu gösteriyordu. Hiç yaşlanmamıştı. Amber geçen onca yılda değişen hiçbir şeyin olmadığından şüphelendi.

Gelen ikramları reddetmek kabalık olurdu, bu yüzden Amber bir süre sadece beklemek zorunda kaldı. Vakti daralıyordu ve acelesi olduğunu anlayan bilge konuştu. Her kelimesi tane tane ve anlaşılırdı.

“Tanıdığım hiçbir savaşçıya benzemiyorsun, onlar bu kadar ağır bir zırha sahip değillerdi. Yeni yetme bir direnişçinin, benden ve buradan haberi yoktur. Sadece gözlerin tanıdık...” diyen bilge gözlerinin içine doğrudan bakıyordu. Yüz kasları gevşedi, rahat bir gülümsemeyle konuşmasına devam etti.

“8 yaşında bir çocuğu hatırlattı gözlerin... Tıpkı onun gibi büyük bir kabullenmeyiş, bir arayış var sende. Aynı zamanda olması gereken ve olmuş her şeyi de kabul edebilecek bir yürek var. Sessiz görünmeye çalışan ama yıldızlar kadar parlak bir çocuk tanımıştım daha önce. Tabiatıyla gökteki ayı, yıldızı gölgede bırakan kız... Bildim seni, Eranor’un öğrencisi.”

Amber takdir ederce kafasını salladı. Çocukken sadece bir kez gelmişti ama o anı kafasına kazınmıştı. Yön bulma ve mekanları hatırlama konusunda üstün becerileri vardı ve bu sayede bu kadar gizli bir yeri kolaylıkla bulmuştu. Bilgenin hafızası ise daha şaşırtıcıydı. Bir kez gördüğü çocuğu aradan geçen yıllara rağmen tanımıştı. Bilgenin aksine Amber oldukça değişmişti.

Amber çayını yudumlarken ihtiyaç duyduğu huzuru hissetti. Bilge gözlerini dövmeleri üzerinde gezdirdi. Kolluklarına defalarca baktı. Amber kollukların içerisinde gizlenmiş hançerleri görebileceğinden şüphelendi. Şüphesinde de haklıydı, bilge görüyordu.

“Aradığın şey nedir? Zafere ulaştıracak bir tavsiye, yetenekli insanlar, düşmanların? Belki de hepsi… Ve hala gözlerin gölü merak ediyor gibi.”

Amber gözlerinden bu kadar şeyin okunmasına anlam veremedi. Asla bu adamın okuduğu gibi açık bir kitap değildi. Kısaca geliş amacını anlattı. Bilge sükûnetle onu dinledi daha sonra gidecekleri yeri gösterdi.

Bilgenin eşliğinde geniş bir alana çıktılar. Hemen ardına da kayığa yöneldi bilge. Amber şaşırmıştı. Donmuş bir gölde gezinti nasıl mümkündü? Düşüncesini duymuş gibi buz çatırdadı. Onlar geçtikçe buz eriyordu. Büyü kullanmıyordu bilge, herhangi bir çember, fırça darbesi ya da eski söz yoktu. Öyleyse bunu nasıl yapıyordu?

“Prensesin kendi atasıyla konuşmaya hakkı var.” Dedi bilge… Gölde ilerlediklerinde Amber dehşete kapıldı. Gölün ortasından içine doğru düştüler. Amber, durgunluğunu kaybederek bir şelaleye dönüşen suda kaybolduklarını düşündü.

Bilgenin sakinliği Amber’ı endişelerinden alıkoyamıyordu. Bir mağarada ilerlediklerinde karşısına birazdan saklı ormanın çıkacağını söyleseler Amber hayatta inanmazdı. Dağın ortası oyulmuş, devasa bir ormanlık alan oyuntunun içerisine yerleşmişti. Kayık sabitlendiğinde, Amber heyecan ve hayret içerisinde etrafına bakınıyordu.

Birbirinden farklı renklerdeki yüzlerce ağaçtan, minik altın kürelere benzeyen sular damlıyordu. Şelalenin eşlik ettiği bir nehircik ağaçların köklerinden süzülerek sert toprağı deliyor, göl ile birleşiyordu. Kristaller ve aydınlık ilginç ve ürkütücüydü. Serin bir rüzgar tüm tüylerini havaya kaldırdı. Amber sakin biri olarak bilinen bir kızdı ancak o bile tepki vermeden duramıyordu. Kalbine en yetenekli aşıkların en korkunç öykülerine konu olacak bir duygu seli doluyor, kalbini tüm bu duygular defalarca yıkıyordu.

Birazcık zayıf karakterli birisi daha adımını atar atmaz yere yığılır ya da delirerek etrafta bağırmaya başlardı. Öyle yoğun bir büyü vardı ki aklını kaybedebilirdi. Aldığı nefes ciğerlerine ağır geliyordu ama her defasında daha fazlasını çekmek istiyordu. O muhteşem manzara gözlerini çalıyordu.

“Burayı biliyorum!”

Amber bunu söylerken aklına akın eden düşünceleri savuşturdu. Rabi’nin anılarını istemeden görmüştü ve onun kahin tarafından neden bu kadar istendiğini bir kez daha anlamıştı. Vazgeçilen ile konuşmuştu Rabi… Peki neden ve nasıl derken iç çekti. Keşke daha fazlasını hatırlasaydım.

Amber Rabi’nin anılarının daha fazlasına erişmek istiyordu. Bir kere olmuştu değil mi? Aralarındaki bağ tartışılamazdı. Ancak hiçbir efsanede, Kraliçenin askeri büyüsüne sahip birinin bu kadar sessiz olduğu görülmemişti. Neden bu kadar kederle doluydu bu Rabi? Amber düşünmeyi bırakamadı ve aklında sorular ile yürümeye devam etti.

Bilge geride kalmıştı. Amber yavaş adımlar ile ilerlerken omzunun üzerinden ona baktı. Bilge işaret parmağı ile birkaç saniye ilerlemesini işaret etti. Ağzının kenarı dahi kıpırdamıyordu ama ustaca tavrı yeterince şeyi anlatıyordu: “Bir cevaba ulaşmak istiyorsan kendi çabalarınla tırman!” Genelde Era bu atasözünü şöyle tamamlardı: “ve benim başıma dert getirme!”. Bunu hatırlayıp gülümsedi ve gözlerini yedi yüz yıllık ağacın gövdesine dikti.

Devasa ağacın ortası oyuktu. Ağaç bir küçük bir han genişliğindeydi. Etrafında sarmaşıklar dolanıyordu. Amber eliyle girişi örten sarmaşıkları itecekti ki onlar kendiliğinden açıldı. Amber çamurda iz bırakarak, merakla içeriye doğru yöneldi. Ağacın içinde kabuklara gömülmüş küçük küçük ve bir sürü renkli kristal vardı ve yolunu aydınlatıyordu. O geçtikçe arkasındaki sönüyor, önündeki kristal aydınlanıyordu.

En sonunda aynaya ulaştığında karşısındakinin vazgeçilene ait olduğundan emin oldu. Oval, arkasından kristallerle desteklenmiş  şey, aynadan çok kenarları kırılmış bir cam parçasına benziyordu. Gözünün altındaki gözyaşı damlası sızladı. Sızı hafifledi ve damla izi parladı. Amber ona dokunduğunda ağladığını fark etti. Bu bilerek yaptığı bir şey değildi. Aynaya baktığında önce sadece kendi yansımasını gördü.

Elleri aynaya yöneldiğinde, beyaz bir parmak ellerini tuttu. Bir an korkuyla geriye çekilmek istedi ama ellerini tutan şeyin kalanı da biçim alınca hayretle bakakaldı. Krallığın gördüğü en güçlü prenses bir hayalet gibi karşısındaydı. Gümüşi bir güzellik olarak vazgeçilen karşısındaydı. Gözlerini bu hayaletten bir türlü alıp da konuşamadı Amber. Bilinci dalgalanacak kadar ağırlaştı havadaki büyü… Amber güçlüydü. Sıradan biri olmadığını kendine haykırdı ve ağzını açtı.

“Lütfen değerli prensesim… Sizin yeteneklerinize ihtiyacım var. Gerçekler ve doğru kararlar için size yalvarmaya geldim.”

Vazgeçilen ona doğru ilerledi. Amber diz çökmüş, saygı gösteriyordu. Eski prenses ellerini omzuna koydu ve onun doğrulmasına yardımcı oldu. Ellerini elleri arasına alarak doğrudan yüzüne baktı. Dudaklarından çıkan ses sakin çağlayanlar kadar doğa ile bütünleşmişti. Masallarda anlatılan huzuru, kadının her cümlesinde hissediyordu.

“Kralın en küçük evladı, hayran kaldığı, isim dahi verilemeden kollarından koparılan kızı…”

Kadın devam etti.

“Bir prenses hele ki senin kadar asil olanı, asla eğilmemeli ve asla yalvarmamalı.”

***

“Geus’un bariyerini nerede görsem tanırım. Ama onun öldüğüne gözlerim ile şahit olmasaydım buna imkan vermezdim. Demek öz oğluna öğretmediği hafıza büyüsünü bir başkasına öğretiyormuş.”

En Rounard soyunun en güçlülerinden Velint, bunları tükürür gibi suratında karışık bir ifade ile söylemişti. Sinirlenmişti. Velint, Zess’in her zaman ihtiyar diye seslendiği Geus’un büyük oğluydu ve Zess’in amcasıydı.

Azul ve isimsiz ona alay eden gözler ile bakıyorlardı. Velint tek tek yokladı akıllarını… Bir çıkış bulamadı. Her kim tamamladıysa bu büyüyü gerçekten sağlam bir büyücü olmalıydı. Velint farkında olmadan büyüyü yapana övgüler sıralıyordu. Gözlerinden tek bir görüntü yakalayamadı ve iki rütbeliyi büyük odada bırakarak ayrıldı. Geniş salona ulaştığında kahin onu bekliyordu.

Kahin mavi, işlemeli elbisesinin içerisinde geniş bir koltuğun üzerine kurulmuş, fal kartlarını önüne dizmişti. Eli ters çevrilmiş kartların derisi üzerinde geziniyordu. Etrafındaki taşlar mistik bir hava ile titreşiyorlardı. Salonda gümüş ve kırmızı renkler ağırlıktaydı. Velint diz çöktü, selam verdi. Kahin eliyle yer gösterdi.

“Anlat!”

“Büyü kendisinden korkmayan efendisinin önünde eğilmiş ve onun ateşinde kavrularak sertleşmiş, kemik bükenler kadar sağlamlaşmış. İki rütbeliyi bu hale getirdikleri için artık gerçekten de üzerinde düşünülmesi gereken düşmanlar olduklarından şüphem yok kralım.”

“Efsane ustalar ve direnişçiler… Sunak nehrinin mucize yağmurunu da durdurabilirler mi? Peki ondan sonsuza kadar saklanabilirler mi?”

Kahin bunu söylerken gülüyordu. Kendisine başkaldıracak bir gücü tahmin etmek şöyle dursun hayal bile edemiyordu. Velint onun kadar inançlı değildi ama susup bekliyordu. Kahin, Velint’in dudaklarının kenarındaki ifadeyi çözer çözmez, şahin kadar keskin gözlerini üzerinde sabitledi ve sordu.

“Bu suskunluğunun sebebi nedir illüzyonist?”

“Yere kanları karışmış yüz ülke şahidim olsun, Geus kadar güçlü birinin varlığından korkarım kralım.”

“Onu yenen birisi olarak korkuların yersiz…”

Kahin bunu söylerken eline tekrar mutlak ölüm kartı geldi. Sinirlendi ama bunu belli etmedi. Elleri kartı sıktı ve altın rengindeki çerçevesi olan kartı iyice büktü. Velint dikkat kesilmiş her hareketini izliyordu. Kartın anlamını biliyordu. Ancak kadere ve fala inancı zayıftı.

O ikinci en yaşlı rütbeliydi değil mi? Kendi babasına karşı çıkarak konumunu elde etmemiş miydi? Hatta kendi kardeşinin ölümüne neden olan biri neden korkardı ki? Öz kardeşinin zayıf noktasını ezbere bilen birisi için onu ve ailesini yok etmek çocuk oyuncağı olmuştu. Kendi ellerini bile sürmesi gerekmemişti. Ancak o gecenin sabahı Geus karşısına çıkarak ona meydan okumuştu. Babasından rütbeli seçimini kabul ettiği günden beri nefret etmiş, bu fırsatı ona ağır yaralar vererek değerlendirmişti.

Geus yani ihtiyar, onun rütbeli olmasını hiç kabul etmemişti. Bunu hainlikle değerlendirmiş olması babası ile aralarını açmış, Velint’in içinin kıskançlıkla dolmasına neden olmuştu. O zamanlar Geus’u öldürecek kadar güçlü değildi ama onu yenecek güçteydi. Artık daha da güçlenmişti. Rütbeli eğitimi, sunak nehrinin hediyeleri ile donatılmıştı. Daha kararlıydı. İhtiyar fırsat bulduğu halde onu öldürmemişti ve bu hatası onun yenik düşmesine neden olmuştu.

İhtiyar zayıf biriydi Velint’e göre. O kadar zayıf ki öldürmeden önce defalarca düşünecek birisiydi. Ancak kardeşinin soyundan birinin kurtulmayı başardığına dair söylentiler vardı. Zess isimli daha yirmili yaşlardaki çocuğun, kendisine rakip olacağına ihtimal vermiyordu. Bir yandan da ihtiyarın ona hafıza bariyerini öğretmiş olabileceği düşüncesi aklını kemiriyordu.

Hafıza bariyerini rütbeliler üzerinde bu kadar etkin kullanılması da onu şaşkınlığa iten diğer sebepti. Azul ve isimsizin kendilerinden önde yürüyen, aşırı özgüvenlerini kullanmayı bilen bir savaşçı… Umarım bunu yapan kişi ile kan bağım yoktur.

Velint kahinin planlarını dinleyerek salondan ayrıldı. Hafıza bariyerini yapan bariyerciyi bulmak için araştırmaya başladı.

29 Mart 2014 Cumartesi

Tower of God

Blog çok boş göründü gözüme... Ben de ne eklesem diye düşündüm. Yoğunluğu bahane ederek pek de bir şey yapmadığım için, hazırda okuduğum mangalara göz attım ve kararımı verdim. Aslında mecbur kaldım çünkü geçmişi silmiş bulundum, bu yüzden de okuduğum diğer mangaların adını unuttum ehehe ^^.Tower of God :)

Beni oldukça şaşırtan bir mahnwa... Çünkü hiçbir beklentim olmaksızın okumuştum. Gerçekten de ilk bölümleri, bir bölüm daha okursam öleceğim diyerek, duvarlara tırnak geçirtecek cinstendi. Ama sonra bir açıldı ki sormayın. Şaşırtan nokta, bir çizerin bu kadar kendini geliştirmesi, karakterleri yansıtması ve konunun olgunlaşması. Gerçekten de son bölümlerin çizimleri ile ilk bölümler arasındaki fark göz doldurucu. Ve hatta bazen o kadar merak içerisinde bırakıyor ki sormayın.

Soldan Sağa okunan renkli mahnwanın çizeri SIU (mahnwaka mı desem diye düşündüm hani mangaka gibisinden manwaka sonra saçma buldum )

Türü ise Macera, Aksiyon, Psikolojik, Fantazi

Konu şöyle ki, Ne istiyorsun? Para? Şöhret? Güç? İntikam? Veya hepsini geçebilecek başka bir şey mi? Ne istiyorsan, ‘O burada’! Tanrı’nın Kulesi…
Tus (talse uzer story) adı verilen bir evrende geçiyor mahnwa. Gerçekten de çok büyük ve düşünülmüş bir evren Tus... Kule isimli bir yer ve kulenin her katı bir Amerika Kıtası büyüklüğünde. Kulenin efsaneleri say say bitmez. En üst katın hayalini kuran bir karakter olan Rachel ve onun peşinde Baam ile öykü başlıyor. Her katı atlamak için sınavlar bulunmakta... Bu sınavlar kimi zaman bireysel, kimi zaman ise grup halinde...

Bu linkten mahnwaya ulaşabilirsiniz,
http://www.batoto.net/comic/_/comics/tower-of-god-r1
Türkçeye de kotonaru fan sub çeviriyor bu alttaki de onun linki,
http://kotonaru.com/projeler/devam-eden-seriler/tower-of-god/


Eh bu kadar girişten sonra bence karakter tanıtımına girebilirim.
Ancak şöyle bir şey var ki karakterler çok fazla ve hiçbiri "tanıtmayayım", "önemsiz" denilecek gibi değil. Hepsini tanıtmaya niyetim yok, birkaçını tanıtsam daha mantıklı. Geri kalanı için:
http://towerofgod.wikia.com/wiki/Category:Characters


Jyu viole Grace, namı diğer Baam ama bence kafasının arkasına siyah çorap geçirmiş çocuk




Evet ana karakterimiz kendisi.. Sizce de o at kuyruğu saçı resmen çorap geçirilmiş gibi durmuyor mu? Ne yapıp da öyle bütün halinde tutmuş? Yağlanıp da yapışmış gibi "Yağluuu Baam".
Gözünün önüne geldiği saça rağmen görebiliyor yani yetenek abidesi. Tamam böyle bir şey yok ama gidip de sui ye sormadım yani o çocuğun saçı neden öyle diye. Ay vallahi elime bir makas alıp çeki düzen vereceğim saçaklıya.
Gerçi düzgün çizilmiş sayılabilecek karakterlerde bile bir tuhaflık var. Saçma karakterler hepten saçma, civciv, küçük çocuk falan filan var mesela. Tefecinin saçında papatya var, Zahard prensinin boynuzları ensesinin yanlarında uzanıyor...
Sözün özü çizimleri takmayın, takarsanız "ALLAH'IM BEN BUNU OKUYUP DA NE YAPIYORUM" deme ihtimaliniz var. Urek Mazino hariç bu noktada, o benim canımcım. Ya aslında sırf kasları yüzünden sempati besliyorum, yoksa salak gibi "baby baby" diyip duruyor. Allah'ın beyaz peyniri, hadi ağzına yakışsa bari oldu diyeceğim ama yakışmıyor da.




Ben Baam'ı tanıtıyordum mahalle kavgasına döndü ortalık.
Baam'ın ismi doğduğu günden 25.geceden gelmekte. Zavallımın hırsı falan yok. Varsa yoksa Rachel'ın peşinde. O kız da bir fena, benden duymuş olmayın...
Racheal'ı takip ederek kuleyi tırmanmaya başlıyor ve arkadaşlar ediniyor. Ancak ilginç bir yeteneği var Baam'ın. Her gördüğü yeteneği hızla öğrenebiliyor.
Kule daha önceden kuralsızlar denilen bir gruptan zarar gördüğü için kuralsızlar korkulan bir grup. Ve tahmin edin kim kuralsız? Saçından gözleri görünmeyen çocuk ve kovaladığı kız! Kaçan kovalanır usulü Rachel kaçıyor, Baam kovalıyor.
Baam ikinci ciltte karşımıza Ryu viole Grace olarak ve korkulası biri halinde karşımıza çıkıyor, bir Fug üyesi olarak...
Fug, Zahard karşıtı bir örgüt.


Rachel




Benim zerre sevmediği sarışındır kendisi. Hiçbir yeteneği yok, akıl desen kıt ama tutturmuş yıldızlar da yıldızlar... Baam'ın arkadaşı bu çilli kız.
Ben geceden korkarım Baam diyor ki Baam da gece demek...- böyle deyince hiç tespit gibi durmadı ya İngilizce okuyunca çok havalı bir tespit cümlesi gibi gelmişti.


Koon Aguero Agnis, (Mr Koon)

Zeki bir karakter ve oldukça kullanışlı bir çantası var. İçinden her şey çıkıyor, kadın çantası gibi...
Baam ile sonradan oluşan dostlukları oldukça hoşuma gidiyor. Doğrusu Baam zaten yoktan yere arkadaş edinen birisi. Sui bunun çizimlerinden zorlanıyormuş. O mahnwanın sonunda epey notlar var ve çoğunu okuyasım gelmediği için çok şey kaçırıyorum :)

Ablası Zahard prensesi olamadığı için aileden atıldı Mr Koon :(

Baam için Rachel'in hayaline yardım ediyor ve onun için ayrı bir ekip bile kurdu ya da öyle görünüyor ve... ŞŞ burası sır :D





Zahard prensesleri oldukça ilginç bir grup... Her birinde aylardan isim almış silahlar var. Şu yeşil kız da aslında bir melez. Zahard prensesleri evlenemez ve çocuk sahibi olamaz. Zahard kanının asilliği bozulmaması için ama o bir melez... Annesi öldürülüyor zavallımın :'( yok aslında pek acınası bir tip değil. Sonuçta kertenkele!










Eh tırmanın kuleyi :) Bir rpg oynuyor havasına gireceğinizi düşünüyorum. Fazladan tanıttığım her karakter spoiler demek ve ben de 2.chapterdan sonra işleri karıştırdım. Yetersiz İngilizce ile hızla okumaya kalkan maymun iştahım sağolsun ^^ . Zaman zaman duraklamaları olsa da hız kesmiyor emin olabilirsiniz.
Ben kısa bir tanıtım yapıp kaçayım, çünkü çok sıkıldım ^^


26 Mart 2014 Çarşamba

İç geçirme dolu bir bulog yazısı




Bugün 19.bölümü yazmadan önce okur sayısına bakmak istedim ve... Amman Allahım resmen şevkle(!) doldum! Bir gaza geldim ki hiiiiç sorma!!!

Ağlayım mı ben şimdi? Son bölüme gelmeyi başaran kişi sayısı 8 :(. Aşırı moral bozucu bir durum. Ya artık yorum şeysini zaten geçtim gerçekten ama okunmuyor da T.T

496 kişi ilk bölüme tıklamış ve piramidin ucundan bakan sadece 8 :'( Ama ama ama...

12.bölümle 13 arasında da okur sayısı yarıya inmiş :( Hımm ne anlama geliyor acaba :D. Ben boşuna mı yorum yorum diyorum? Ne oldu orada da sıkıldınız len okur milleti! Birkaç kişi hariç onlar alınmasın. Geri kalana da saygılar ve teşekkürler...

O değil de ben bu hikayemsi şeye bir türlü ısınamadım. Bugün hazır komite de yok, elim boşta yazayım dedim ama olmadı. Resmen zoraki okutuyorum canım sıkılmaya başlıyor şu an :( Röh bödönö şököl vördö, ökö ökö sönrö yöröm yöp çök özölöyöröm bön kömsö ökömöyör!!!

Kendi hikayemi unuttum :D. Ne neydi ne değildi? Evren nasıldı? Aa, o da vardı dimi ya derken ana konu sapıttı gitti. Hikayeye ilk başlarken daha o ikilinin berbat karakterlerinin olmasını istiyordum onlar çok bozdu. Tamam katiller ama artık bir amaç uğruna öldüren onurlu savaşçılara dönüştüler.*Gözlerini devirir* İlk fırsatta hepsini manyağa çevirmeyi planlıyorum. Sonra ana karakter birden Amber oluverdi. Prenses olması yetmez gibi ekip de toplayacak Allah'ın gözyaşısı...

Geçen gün de arkadaşımla aramızda şöyle bir sohbet geçti.

"Sen bana spot şeyler söylüyorsun o yüzden anlamam kolay oluyor ama başkaları için bu geçerli değil."

"Onlar sormuyor ki? Ben nasıl anlayabilirim nereyi anlamadıklarını?"diye cevapladım ben de kızın sorusunu.

Heh sorun tam da böyle. Nöro sonuna kadar tek satır yazmasam diyorum. Zaten kimse ölmez ben iki ay yazmadım diye. Ama bu sefer de kimse okumadı ya diyerek tekrar efkarlanırım :)

En güzeli de bir aptalca bölümü ortaya dökebilmek için bile en az beş saat harcıyorum ben... Bana yazık ya... Alt tarafı üniversite öğrencisiyim ben... Gamer değilim, otaku hiç olmadım, kitap desen ayda bir okurum, film kültürüm yok... Nereden ilham bulup da o dakikada binlerce kelime yazayım ki? Oturup düşünüyorum sadece işte...

Bir yandan anlıyorum da... Günlük hayat zaten yeterince sıkıntılı... Bir de neden mahvolmuş bir ülkeyi okumak istesin ki insanlar? Ama okuyanlara da sorum, neden okumak istediniz ya da neden...

13 Mart 2014 Perşembe

Sözlük

Ruh bedene şekil verdi sözlük deneme 1 tamamlansa da sırt ağrısıyla doldum ben ya :(

Önce sabahın köründe daha açılmamış kütüphaneye git, akşam dokuz buçukta gel ve saatlerce ne yazsam diye bekle... Eski yazdığın sözlüğün uymadığını fark et. Sonra "Bu hikaye zaten çok sıkıcı ama ben hala yazıyorum bendeki de akıl..." ve benzeri sözlerle kendine söv ve sonra ve sonra...

Neyse nihayet bir şeyler yazabildim yazmasına ama hiç de içime sinmedi.

Nerede bizim Robert Jordan'ın Zaman çarkının sözlüğü nerede benimki? Şöyle ki bendeki hiçbir açıklama iki satırcık olmadı. Öyküyü yeniden yazmışım gibi hissettim. Anlıyorum şimdi okuyanları. Tek bir kelime için bir paragrafı düşünmeleri gerekiyormuş yani.

Kendimle de konuştum bu arada, kendi kendimi teselli ettim. (karamsar içsesim- iyimser içsesim+)

-"Tekrar yazacağım rbşvyi anlıyo musun?"

+"Ağlama Sema, sakin ol tatlım. Düzelecek, hepsi geçecek. Bir gün anlaşılır yazacaksın ama zamanla zamanla..."

-"Ama anlamıyorsun. Eski yazdığım sözlük değişmiş, hatalı oluyor o şimdi. Üzerinde oynasam bir türlü oynamasam bir türlü... Ak sakallı nine olacağım güne kadar bitmeeğz!"

+"Bitmezse bitmez be seninle mi uğraşacağım? Töbe töbe delinin zoruna bak. Ben dedim sana sanki git de öykü yaz diye. Allah'ım sınavlara üzülmedin bu kadar!"

En sonunda iç sesim bile beni teselli etmedi :D :D

Hikâyenin geçtiği evrende lanette dair özeti, büyü tipleri, direnişçiler, saray durumu ve diğer bazı önemli bilgileri içeren bu bölümü Avery ve Eles in tavsiyesi ile yazdım. Önce kendime göre önemlilik sırası versem de sonra vazgeçerek alfabetik olarak sıraladım. Umarım aklınızdaki bir takım eksiklikler ve oturmayan yerler bu sözlük ile birlikte oturur.

8 Mart 2014 Cumartesi

Hayattayım

Bölüm 1

Buraya çok nadir güneş doğar. O olmasa ısınacak hiçbir şey kalmazdı. Buz hareket eder burada. Hava sislidir. Kristaller vardır yerde, cam parçaları saçılmış gibi görünen donmuş ve kırılmış su birikintilerinden ibaret olsalar da ürkütürler. Gri asfalt yer yer parçalanmış ancak tozdan görülmeyen binalar ve... İnsan görünümlü yaratıklar.

İnsanlar yok burada. İnsanlara benzeyen ancak yüzleri görünmeyen varlıklar var. Bedenleri ve şekilleri var ama karaltıdan başka bir şey değil. Ve her adımımda onlar farklı tarafta. Her nefesimde onlar kulağımda uğultu yapıyorlar. Ancak bana dokunmaksızın geçiyorlar.

23 Şubat 2014 Pazar

Ruh Bedene Şekil Verdi Bölüm 18


Not: Bu yeterince uzun sanki ya :D part mart değil bu bölüm olmuş bence :D FİLLER ALERT!

Pencereyi birinin kapattığını duydu. Sonra serin bir el saçlarında gezinince gözlerini araladı. Hissettiği duyguların gerçekliği tüm ağır yüklerini alıyordu sanki. Yüzünde biraz gezinip, duraklayan eli, avucu ile yanağı arasına sıkıştırdı öylece bekledi. Sıkıca gözlerini kapadı, rüya olmaması için dua ederek bir süre durdu öylece. Era’nın konuştuğunu duyarak gözlerini açtı tekrar.

15 Şubat 2014 Cumartesi

Kalp ve Suret


Hikaye notları:
Bu hikaye aslında oldukça eski. Ama blogu düzenlerken bunu eklemediğimi fark ederek buraya da koydum. Lafı uzatmadan sizi hikayeye alayım.

Bir Dilek Daha Tutsam



Hayatımda hiç olmadığım kadar mutsuzdum. İlk defa bu kadar gerçekti gözyaşım. Ve ilk defa bu serin ıslaklık acıdan çöken avurtlarıma sığmadı. Kurak toprağa sertçe çalan yağmur kadar sağanak düşse de gözlerimden, bir türlü serinletemedi beni. Öylece bir sel gibi akıp gitti. Ama doğrusu…

5 Şubat 2014 Çarşamba

Ruh Bedene Şekil Verdi 17


Korku… Yakalarına en ansızın yapışmasını beklediği duyguydu. Yüzlerini dikkatle inceliyordu. Yüzükleri attıktan sonra bile hiçbiri takındıkları maskeyi çıkarmamıştı. “Hadi ama” dedi gözlerini kısarken Eranor, biraz duygu görmek istiyordu.

Amber kollarını göğsünde bağlamış, Rabi ve Zess dikkat kesilmiş onun tepkilerini bekliyorlardı. Kızın gözlerinde belli belirsiz bir özlem olduğunu hissetti Eranor.

4 Şubat 2014 Salı

RBŞV'nin Bir Garip Öyküsü

Öykünün öyküsü mü olur demeyin! Olur gayet ve benim de canım sıkılıyor ne yapaydım?

Sadece sessizce bir sandalye çekin ve ak yazmalı (ak sakallı mı olaydım? Ak saçlı olabilir..ehehe neyse) ninenizin sözlerini dinleyin. Öykünün biyografisi :D ahaha storiyografi. Sahi var mı öyle bir şey :D
Bu hikaye RBŞV'nin garip öyküsü, başından gelenler geçenler...
Neden bunu yazma gereği duydum? Etrafımdaki insanların zaten yeteri kadar başını şişiriyorum. Aynı şeyi  daha ne kadar ses tonumu bile değiştirmeden söyleyeceğimi düşünerek, insaflı davranmak istedim.

28 Ocak 2014 Salı

Ruh Bedene Şekil Verdi 16

Bölüm notları,
Başlamadan önce yeni bir karakter hakkında bilgi vereyim. Bu Nita'mız. Adı zehirli bir mantarın latincesinden (Amanita phalloides) geliyor. Daha sonra detay veririm ilerleyen bölümlerde de karşılaşacağız gibi görünüyor. Oturdum boş durmadım keçeli kalemlerle Nita'yı da çizdim ^^
Bölüm 16

Nehir kaybolmuş ruhlar ile dolup taşıyordu. Hızla düşen damlalar şeffaf bedenlerini yara yara ilerlerken, mavi çiçekler ile bezeli sunak nehri bir ziyaretçi barındırıyor, rengarenk gökyüzü misafire aldırmadan nehir ile suyunu kavuşturuyordu.

Ruhlar belirsiz bir renkle savruluyor, soğuk nefeslerini yağmura üflüyorlardı. Cümleleri olmayan ama harflere sahip bir mırıldanma, her ruhtan ayrı ayrı yükseliyor, tek bir anlamda yalvarıyordu. Kurtuluşlarını isteyen ve acılarını haykıran ruhlar üzücü bir melodi için bir ağız olmuşlardı. Özgürlüklerini isteyen ve zulümden bahseden bir melodi...

"Yeni gelecekler için sabırsızlanıyorlar. Bence fazla acımasızlar."

27 Ocak 2014 Pazartesi

To Aru Majutsu no Index

Rım rım rım


“Ne desem bilemiyorum” kışından bir gün çalarak, oturup anime manga ve uzak doğu yakın batı dizimsi filmimsi, okunmayan kitabımsı incelemeler de koymak istedim. İlk denemem de önceden "böğk klişesi" diyerek bıraktığım, burunları ve tabi çizimleri de sevmediğim, kızıl saçlı adamı bir başka kızıla benzettiğim, dengeki daisy kurasaki tarzı “kirpi” saçlara sahip ana karakteri ile “Taoru majutsu no index” animesi olsun dedim.

24 bölümlük ve devam sezonları olan anime 2008 yapımı. Türü ise, aksiyon, komedi, romantik, fantastik ve macera.


Konusuna gelince, doğaüstü güçlerin bilim sayesinde, din sayesinde ise büyünün var olduğu bir evrende Touma'nın başından geçenler diyebilirim kısaca. Şahsen ilk bölümlerde sıkılsam ve bir sene kadar izlememiş olsam da şu sıralar boşta olma psikolojisi ile devam ettim ve bitirmeyi başardım.


Çizimler “eh işte” olabilmiş seviyede animenin-ki sonuçta bu shoujo değil çizim konusunda fazla bir şey ummamak lazım- senaryosu da ilk başlarda “eh işte” olabilmiş düzeydeydi. Sonradan senaryo her telden çalayım diyerek farklı sonuçlara yöneldi. Ya da yönelmek istedi.